çok düşündüm, hala da düşünüyorum şu gerçeklik mevzusu üzerine... şimdiye kadar vardığım sonuçları sıralayacağım aşağıya:
ben genetik olarak insan özellikleri taşıyan bir varlık birimi olarak dünyaya gelmişim. -mişim diyorum çünkü hatırlamıyorum. aslında hatırladığım geçmişe bakınca, yani aklımda bilinçli kayıt işleminin başladığı andan bugüne kadar geçen sürede vardığım noktada genetik olarak taşıdığımı sandığım insani özelliklerden bile zaman zaman şüphe duyduğumu görüyorum. neyse bu başka bir tartışma konusu olsun, şimdilik sadece var olandan, görülen ya da benim görebildiğim gerçeklikten bahsedeceğim:
şu yanda görülen bir çift gözün (ve elbette diğer duyu organlarımın) dünya yüzeyine olan değişmez uzaklığından algılıyorum dünyayı, dolayısıyla referans noktam belirli, herkesinki gibi. hayat sanki o iki delikten içeriye doğru akarak işlemleniyor ve bende var oluyor, ya da ben böylece var oluyorum. fiziksel dünyada kapladığım yerin sınırlarını biliyorum, bedenimce varım çünkü, ama içeri girildiğinde fiziksel olmayan ya da tam anlamıyla fiziksel olmayan bir başka gerçeklikten bahsetmek zorunda kalıyorum, bana dair olan, eşi benzeri olmayan, tek olan, benim gerçekliğimden. herkeste durum böyle. bireysel olarak tek bir zaman çizgisinde ilerlediğimizi düşünüyorum hep. yani o duyu organlarının işlemlediği, işlemlemekte olduğu veriler ve evrende kapladığımız yer kadarız hepimiz. ancak yukarıda dediğim bireysel gerçeklik birimleri düşünülünce tekil gibi görünen zaman çizgisi sonsuzlaşıyor aslında. çünkü sonu olmayan bir olasılıklar denizine dalıveriyoruz aniden. bir çift gözden aksa da hayat, gerçek olduğunu düşündüğümüz şey sonsuz sayıda olasılıkla işlemlenerek aynı anda gerçekleşiyor. sonsuz sayıda gözden aynı anda akıyor hayat dediğimiz şey. işte bu noktada işler karışıyor...
ben bir tek kendi gerçekliğimden sorumluyum diyorum, hani herkes kapısının önünü temiz tutsa falan, gibi bir şey... her bir hücrem kadar dışarıda "temas" ettiğim şeyler de ilgi bekliyor benden. oysa hiçbir şeye temas falan etmiyoruz aslında ama her nasıl oluyorsa (ilgilensek de ilgilenmesek de) temas etmeden de her şeyi bireysel olarak az çok etkileme gücüne sahibiz. özümde sahip olduğum hacim ya da dışımda kiralamış bulunduğum alan (nefesimle dokunduğum atmosfer, içine sızdığım yatak, üstüne tünediğim sandalye, bilgilerim, ilişkilerim, dostlarım, ailem, elektrik ve diğer bir sürü bileşen sayesinde şimdi şuraya dizebildiğim kelimeler... hepsi, her şey) benden bir iz taşıyor. beni taşıyor ya da. ben izimi nasıl bırakırsam öyle taşıyor beni...
bitmedi daha...
ben genetik olarak insan özellikleri taşıyan bir varlık birimi olarak dünyaya gelmişim. -mişim diyorum çünkü hatırlamıyorum. aslında hatırladığım geçmişe bakınca, yani aklımda bilinçli kayıt işleminin başladığı andan bugüne kadar geçen sürede vardığım noktada genetik olarak taşıdığımı sandığım insani özelliklerden bile zaman zaman şüphe duyduğumu görüyorum. neyse bu başka bir tartışma konusu olsun, şimdilik sadece var olandan, görülen ya da benim görebildiğim gerçeklikten bahsedeceğim:
şu yanda görülen bir çift gözün (ve elbette diğer duyu organlarımın) dünya yüzeyine olan değişmez uzaklığından algılıyorum dünyayı, dolayısıyla referans noktam belirli, herkesinki gibi. hayat sanki o iki delikten içeriye doğru akarak işlemleniyor ve bende var oluyor, ya da ben böylece var oluyorum. fiziksel dünyada kapladığım yerin sınırlarını biliyorum, bedenimce varım çünkü, ama içeri girildiğinde fiziksel olmayan ya da tam anlamıyla fiziksel olmayan bir başka gerçeklikten bahsetmek zorunda kalıyorum, bana dair olan, eşi benzeri olmayan, tek olan, benim gerçekliğimden. herkeste durum böyle. bireysel olarak tek bir zaman çizgisinde ilerlediğimizi düşünüyorum hep. yani o duyu organlarının işlemlediği, işlemlemekte olduğu veriler ve evrende kapladığımız yer kadarız hepimiz. ancak yukarıda dediğim bireysel gerçeklik birimleri düşünülünce tekil gibi görünen zaman çizgisi sonsuzlaşıyor aslında. çünkü sonu olmayan bir olasılıklar denizine dalıveriyoruz aniden. bir çift gözden aksa da hayat, gerçek olduğunu düşündüğümüz şey sonsuz sayıda olasılıkla işlemlenerek aynı anda gerçekleşiyor. sonsuz sayıda gözden aynı anda akıyor hayat dediğimiz şey. işte bu noktada işler karışıyor...
ben bir tek kendi gerçekliğimden sorumluyum diyorum, hani herkes kapısının önünü temiz tutsa falan, gibi bir şey... her bir hücrem kadar dışarıda "temas" ettiğim şeyler de ilgi bekliyor benden. oysa hiçbir şeye temas falan etmiyoruz aslında ama her nasıl oluyorsa (ilgilensek de ilgilenmesek de) temas etmeden de her şeyi bireysel olarak az çok etkileme gücüne sahibiz. özümde sahip olduğum hacim ya da dışımda kiralamış bulunduğum alan (nefesimle dokunduğum atmosfer, içine sızdığım yatak, üstüne tünediğim sandalye, bilgilerim, ilişkilerim, dostlarım, ailem, elektrik ve diğer bir sürü bileşen sayesinde şimdi şuraya dizebildiğim kelimeler... hepsi, her şey) benden bir iz taşıyor. beni taşıyor ya da. ben izimi nasıl bırakırsam öyle taşıyor beni...
bitmedi daha...