Saturday, June 9, 2007

ÖLÜLER DEFTERİ 1

...duygularım, kelimelerin sıfat olarak taşıyamayacakları kadar yoğunlar artık. onları gözlerimden dinleyin. kelimeler ancak sıralı düşünceleri taşıyabiliyor...
Bugün, an itibariyle artık on haziran... az önce annem fevziamcanın öldüğünü haber verdi. gün görmeden gitti dedi. çok sıkıntı çekti anlamında. gerçekten çok sıkıntı çekti adam. hiç gün görmedi. bu fevziamcam istanbula hiç gelmedi. hatta doğu karadeniz bölgesinden çok da çıkmadı sanırım. bildiğim kadarıyla. bizim köyde yaşayan, anne tarafından dedemin (ya da annemin dedesinin) kardeşinin oğlu olan bir amcamız oldu. her yaz tatilinde yanına gittiğimizde köyde ve yaylada inek güden, kışın köyevinin kışlık işini yapan tam bir karadeniz adamı. onun çocukluğunda on küsür erkek çocuğun ve sayısını benim bilmediğim (galiba dört) kızın diğer aile büyükleriyle beraber yaşadığı bir köy evinden geriye köyde yaşamaya devam etmek üzere orada kalan, diğer on kardeşin kimi mühendis kimi doktor kimi mimar ama her biri okul okuyup "büyük adam" olmuşken ilkokuldan gayrısını okumayan, kardeşlerini okutmaktan kendisi okuyacak zamanı bulamayan, ama hayatının yetişkinlik evrelerinde hem kendiliğinden ezik olan hem de diğerlerince daha da ezilen tek adam. onun öyle eskisi gibi babasınınki kadar davarı filan yoktu. ama vardı üç beş ineği. hatta iki yıl önceki son gidişimde bir de buzağıları olmuştu: belimde peştemalım, daha ayağa kalkamamış olan buzağının yanında resim çektirmiştim sabahleyin. sabahları fevziamcanın karısı emineyengenin sağdığı kaynatılmış taze sütten içer, o güzelim peynirin, mısır ekmeğinin tadına varır, sonra da şöyle köyün yukarılarına doğru orman içre yürüyüşe çıkardık biz kentten gelenler. yolda fevziamcayı gene sırtında sepeti, ya odun dolu, ya mısır dolu, ne dolu olurdu hatırlamıyorum aslında, fevziamca sürekli o sepetle gezinirdi, hep yapacak işleri vardı, evin adamıydı, köyün de sayısı az olan adamlarındandı, hep yollarda denkleşirdi bizimle, ayaküstü iki çift laf konuşur ama durmaz, yolda yürürken söyler söyleyeceğini, sonra işine giderdi. gün boyu süt satılır peynir tereyağı yapılır, ahırda, bahçede, tarlada, evin inşaat halindeki yerlerinde sürekli çalışılırdı... akşam fevziamca eve yorgun argın gelirdi. biz yılın on iki ayını başka bir yerlerde kentte geçirip yaz tatilinde memlekete giden ve onun da çok çok üç beş gününü köyde ya da yaylada geçiren insanlardık akrabalardık onun için. çok sever önemserdi. fevziamcaysa o köyde sabahın belki beşinden altısından akşamın sekizine kadar filien çalışırdı. ırgat gibi çalıştı aslında. ömrünü sürekli bir hareket halinde yaşadı. akşam geldiğinde sofraya oturduğunu ve deliler gibi yemek yediğini hatırlıyorum onun hep. tabaklarca yemek yerdi. doymazdı sanki bir türlü. hani lokmasını saydığımdan değil de çok yerdi yani. önceleri şaşırırdım ama sonra gün boyu yaptığı işleri gördüm de anladım. adamın benliğinin içinde girmiş olduğu beden kabı sürekli enerji yakıyordu, yemesi lazımdı fevziamcanın, hem de herkesten çok yemesi lazımdı. yerdi o yüzden de. yemekten sonra yaptığı ikinci en önemli şey uyumaktı. fevziamcayla akşamları aile meclisi olarak (ki hakkaten meclis gibi olurdu: halalar, dayılar, uzaktan yakından amcalar, yengeler, bunların benim boyumca çocukları ve çocuklarının çocukları ve komşuları ve onların da çocukları, hepsi akraba, aynı akşamda evde aşağı yukarı yirmi kişiden bahsediyoruz, bizim yani şehirden gelenlerin varlığına hürmet oraya gelmiş olan insanlar) evde görüştüğümüz yarım saat ila bir saatte fevzi amca sürekli yemek yer, sonrasında da uyurdu... sabah kaldığı yerden çalışmaya devam ederdi sonra. böyle bir adamdı fevzi amca. içinde bulunduğu şartlarda değerlendirildiğinde sapasağlam da bir adamdı yanlış olmasın. güzel insandı vesselam, diyorum. içinde bulunduğu kabı iyi idare eden bir adam. ama annem haklıydı, adam gün görmedi. ne bileyim bizim durmadan yücelttiğimiz bazı değerlerden hiç haberi yoktu mesela. barışın, özgürlüğün, kişisel alanların, alkolün, uyuşturucunun, cinselliğin, ilişkilerin, toplumsal mekanizmaların, siyasetin falan bunların çoğuna ayıracak, şöyle dönüp bakacak, üzerine düşünecek zamanı dahi olmadı. gözü hep doğayla meşguldü, sürekli gidiyordu yani. en son toramanın (kendisi evin emektar kangal kırması olup fevziamcanın babası palaemicenin ölümüne tanık olmuş, köyün diğer köpeklerinin hemen hepsiyle öyle ya da böyle akrabalık bağı olan on sekiz yaşında ölmüş şahsiyet sahibi bir karakterdi o da) ölümünü anlatmıştı bana uzun uzun onu hatırlıyorum, odun yarıyordu bahçede kışın gitmiştik bu kez, ben de rutubetli, bulanık ama sonsuz temiz havayı tatmak için yanında durmuştum da normalden fazla konuşmuştu biraz. toraman yaşlılıktan yediğini içtiğini seçemez olmuş, nerden bulduysa bir öküz kemiğini yerken kemik alt çenesine saplanmış, kimseye elletmemiş (dedik ya karakter sahibiydi diye) o da orada kalıp iltihaplanmış, en son artık dayanamayacağı noktada fevziamcama ağzını açmış, ama artık yapacak pek bir şey yokmuş, asıl merhamet onu öldürmek olacağından fevziamcam ağlayarak asmış on sekiz yıl kendisine yoldaş olan sadık köpeğini. hayvanseverler duyacak olsa kıyamet kopar ama ölüm bazen gerçekten de kurtuluş oluyor. çağın hastalığı kanser aldı fevziamcayı da terkisine aldığından biraz kurtuluş oldu onunki de, nihayetinde kendi zamanını doldurdu ve gitti.
anneme "gelenin işi gitmek anne" dedim... yol için hangi araca bindiğimizin bir önemi yok. gariptir cihanın ölümünden sonra ölüm "ölüm" olarak kafamdaki yerini sapasağlam aldı. hiçbir soru işareti yok neredeyse. her akşam ölüyor her sabah yeniden diriliyorum sanki. her akşam yatağıma uzandığımda ölüm geliyor. sonra ben gidiyorum. ben geliyorum. ölümse gidiyor. gelenin işi gitmek...
bir tek geride kalanın işi çok. kendi yükünü sırtlanmak. bir hayat yükünü taşımak. geçmişini taşımak. çevrendekileri taşımak. ilişkilerin aracılığıyla edindiğin paylaşımları, dolayısıyla sevdiklerini taşımak. ama bir de eksilenlerin, gidenlerin yükünü taşımak. varlık yükü ağır. varolmak ciddi bir iş yani. varetmek bir başkasını. aile bireyleriyle akrabalarla olanlar hazır gelen ilişkiler, ya da içine düşülen bir ilişkiler ağı. ama insanın kendi kendine varettiği ilişkiler var bir de, ya da yokettikleri, mesela hani küstüğün ve görüşmediğin bir arkadaşın. diyelim eski sevgilin. görüşmüyorsun. oysa öncesinde onu varetmek için deli gibi uğraşıyorsun.
nasıl iş kardeşim? oyun mu oynuyorsun hayatla? (şimdi bu araya girme ihtiyacı duyuyor bu ateşbaz insanı: Bu hafta biri daha öldü aslında... aslında kafamda yarattığım bir imge olsa da ölen, fahri ölümü fani ölümü kadar acı verdi, veriyor gene de. adı artık yerde gizli olan "sen" çok incindim "sen" yüzünden. arada bir paramparça yağıyorum, gözyaşı olarak dünyaya. acısı bir yerlerden çıkar onu da biliyorum, hani evrende bir kelebek kanat çırpsa anaforlar olur ya aynı evrenin bir başka ucunda, o hesap. "sen" bir başka "ben"le "biz" olduğunda, "biz"de "sen" ve "ben" olanların "sen"ini öldürdün aslında. böylelikle beni de duygularımı da yarım bıraktın. her şeye ve herkese öyle muamele ediyorsun. işte asıl dert olan bu. yazık.)

neyse cihanın ölümünün üzerinden de yedi yıl geçmiş olacak beş gün sonra. hep görüyorum. içimde taşımaya uğraşıyorum. sevdiklerimi ve kendimi içimde varetmeye, hayatı bir bütün olarak doğru yaşamaya, kendime saygımı ve sevgimi yitirmeden, kendimi ve kendi alanımı koruyarak ama kimsenin öznel alanına da saygısızlık etmeden... gerisi yalan. yani dünya yalan oraya bağlayacaktım mevzuyu. içeride gerçek olan.
fevziamca da gitti işte, dönüp içine çok uzun uzadıya bakmaya fırsat bulamadan, dediğim gibi güzel ve düzgün bir köy adamı olarak yaşadı ve gitti.
çok güzel yerde yaşadı gerçi... rahmetler olsun.

Sunday, June 3, 2007

Furuğ-i Ferruhzad

"...“Sana” diye bir şiir yazdım; aklımdan “sen” denecek hiç kimse geçmedi yine de inatla…" evrimin bloguna yazdığım bir yazıdan alıntıdır.
gene aynı şey oldu, bu yazıyı ilk yazdığımdaki duygu koca bir dağ oldu yardı dünyamı. Furuğ-i Ferruhzad okuyordum:
"Bırak kaybedeyim kendimi sende
bir daha bulamasınlar zerremi!
kavrulan ruhun ve nemli ahın essin
bir teraneden ibaret şu bedenime...
ah! bırak şu açık kapıdan
rüyaların kanatlarında uyuyarak
günlerle birlikte çıkayım yolculuğa
aşayım dünyaların sınırlarından..."

ilk iki satırın üstüne paramparça döküldüm yere. bir özlem. bir çaresizlik. bir yalnızlık. aynı. eski hikaye. durdum kendi içimde. dünya da durdu. gidemedim. yoruldum kendimden. o bir türlü "sen" olamayan senden de. aniden çok yoruldum. "sana" diye bir şiir yazmak istedim gene. "sen"de "ben" olana. "sen"de gördüğüm "ben"e. bize doğru. elim varmadı. cebi aldım elime. sonra onu da bıraktım. kollarım tutmadı. hücrelerime kadar sevilme - esrime isteğiyle yanıp tutuşuyorum işte. yalan mı diyeydim? berbat bir şey bu. bilmek fena. oysa sen inatla "dur ez inca! dur ez inca!" kendinden ne kadar uzakta durabilirsin ki? kendi olan şeyin ne olduğunu biliyorum ben "sen"de. inanmak da bir eylem sadece. aman diyorum. aman diliyorum ya da.

Wednesday, May 16, 2007

işkence çorbacısı

topunuzu skerim ulan diye bağırmak istiyorum... yani bu küfrü gerçekten kastederek şöyle ağız dolusu söylemek istiyorum. yan apartmanda açılan işkembe salonunun mutfağıyla ortak olan apartman boşluğumuzdan yayılan, gece saatlerinde genelde boş olan midemi yemek borumdan ağzıma doğru harekete geçiren sarmısak ve kusmuk kokuları... tiksiniyorum. gecenin dördünde laylanın raynanın ortaköyün osuruklu sosyetesinin ağızlarına sakız olan "karlı kayın ormanları"ndaki o kayınlar kaçsın götünüze hepinizin. zaten uyku sorunu yaşıyordum, hadi uykusuzluğa sözüm yok, geliştiriyor insanı en azından, ama bir de beni kulaklarımdan sikerek beynimi bile kirleten öküz boku şarkılarınızı dinlemek zorunda kalıyorum. dünyanın asla sevmediğim pis suretinden kaçtıkça bunlar benim üstüme üstüme gelecek, içime içime mi girecekler böyle? ne yapayım ulan? molotof kokteyli imal etmeye mi başlayayım göt içi kadar banyomda? ha? götümde donumla çıkıp mahallenin ya da apartmanın delisi ayağına yatarak masalara saldırayım da üçüncü sayfalara haber mi olayım? suratınızı ya da suretinizi hatta siluetinizi bile siksinler ne diyeyim... içine ettiniz sessiz dünyamın, tez batasınız osuruk dölleri sizi..

Wednesday, April 25, 2007

gönül neler istiyor…
Öyle bir şey istiyor ki yanında, canibinde, onu tanımlamak için kafada oluşan düşünce kelimelere dökülmeden eskiyor. Kelimeler dudaklardan koptuğu anda başka bir şey oluyor, kafanın içinde başka güzeller oysa, dışarıda sönüyorlar. İşte bunu anlayanı istiyor gönül, böyle hissedeni, böyle hissetmenin sorun olmadığını bileni bir de. Duygular sadece benziyor. Bunu bilsin istiyor karşıdaki, her bir duygu şahsına ve şahsında münhasırdır onu görsün. Dolayısıyla herkesi ayrı sevsin, elbet sevsin. Ne kendi duygularından ne karşısındakinin duygularından bihaber olsun. Ama korkmasın da kendi duygularına dokunmasından karşısındakinin, kapılarını açsın, kapılar açılsın, oradaki aydınlıkla buradaki karanlık ya da buradaki aydınlıkla oradaki karanlık arada bir çakışsın belki rengahenk bir renk yaratırlar birlikte, belki de aydınlık yeni bir evren açılır yer yüzünde.. bunu bir denesinler istiyor, ama bundan korkmadan…
Yan yana dursunlar, arada bir üst üste ve alt alta, dip dibe, bazen de sırt sırta, ama bazen de omuz omuza, ama mümkün olduğunca göz göze ve gözlerini kaçırmadan birbirlerinden. dokunmaya korkmadan. Yılmadan bir de, ışıl ışıl bakmaktan ve baktırmaktan. Paylaşmaktan. İşte tüm bunları aynı anda istiyorum artık. Çünkü hayat tüm bunları yaşayarak geçiyor, bunları yalnızken de yaşıyor insan, her seferinde biraz daha sönerek. Sönmemek istiyor o yüzden artık bu bünye yanmak, harlanmak. Sonra kavrulmak.

Friday, March 2, 2007

Aşka dair mantıklı saptamalar…

Herkes aşık olabiliyor, doğru mu?
Yani Shakespeare de aşık olabiliyor Tolstoy da Nazım da Aristo da Baudelaire de Sokrates de Nietsche de Sartre da sokakta simit satan da dağda inek güden de adı sanı kimliği milliyeti cinsiyeti ne olursa olsun John da Jane de Ayşe de Ali de Veli de deli de… hepsi. Herkes aşık olabiliyor. Herkes aşık olabilme potansiyelini kendi içinde taşıyor. Bu içi özel bir kelime buna bilahare döneceğim.
Aşkın niteliğini nedenini nasılını niçinini sorgulayıp duruyoruz varoluşumuzun aşkı tattığı günden beri belki de. Neden yahu? Nasıl oluyor da Aşk oluyor adı? Yani yukarıda adı geçen adamlar aşkı öyle bir anlatıyor ki mesela, vay diyorsun gizemli bir şey var ve o adam bunu biliyor, ki yazmış. O duyguyu bende yaratabiliyor yazdığı cümlelerle. Şimdi bendenizin öyle kallavi cümleler kurup “aha da aşk dedikleri budur, buyruuun!” demek gibi bir kaygısı yok tabii ki, o kadar uzun boylu değil ama gördüğüm duyduğum anladığım algıladığımca aşka dair, mantıklı bulduğum bir iki şey söyleyeceğim, şimdi diyeceksiniz ki “aşk gelirse mantık gider ne diyorsun sen” ama ben gene de düşündüğümü söylemek istiyorum:
Herkes aşık olabildiğine göre herkes herkese aşık olabilir kanımca. Hani zaten gerçek de bunu gösteriyor. Zira örnekler üzerinden gidecek olursak çoban, köyün ağasının kızının gönlünü de, en güzel kızının gönlünü de, hiçbir şeye benzemeyen komşu kızınınkini de çalabilir pekala. Ne sosyal statü ne fiziksel görünüş ne ekonomik durum ne ana ne baba hiçbir şey hiçbir kural tanımaz çünkü aşk içerideki kuytusundan dışarıya doğru sızıp çıkıverince.

Baudelaire’in en derinlikli aşk şiirlerini döşediği kadın bir fahişe, gerçi Baudelaire de serseri sanatçının teki, kötülükle lanetliyor kendini ayrı konu. Diyor ki mesela;
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece
Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini
Mest olur mahvolurdum nefesini içtikçe
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece…

ne diyor şair? o ayaklar o ellere göre, yerlerini bulmuş işte... o dudaklar o gözler o bakışlar o sözler, ondaki her şey sanki sizin için, değil mi? ömrüm şu ana gelmek, şu anı yaşamak için varolmuş meğer... yani varoluş amacım sensin?

Nazım’ın “Gözlerine Bakarken” diye bir şiiri var mesela, şöyle ki:

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde
kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

sırrını her gün bir parça veren
fakat hiç bir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...

(…göz. “ع” (ayn) göz, göze, pınar, çeşm, çeşme, aynı, ayna… hepsi aynı gerçeği anlatmıyor mu? Her aşkta göz var da görmeyenler aşık olmuyorlar mı? Körlerde aşk? nasıl görüyorlar karşıdakini, nasıl dokunarak görüyorlar hiç tanık oldunuz mu? Küçükken görmüştüm, hayal meyal hatırlarım ama bir arkadaşım etraflıca tasvir etti körler nasıl dokunur sever diye, sonra gösterdi... öyle güzel oluyor ki...

şimdi bu araya giriyorum, çünkü aklıma başka bir kaç şey daha geldi unutmadan yazıvereyim şuraya, aşka geldim aha.. :) göz neden bu kadar değerli diye düşünüp duruyorum da, ona işaret eden ve onun işaret ettiği kavramlarla birlikte kafamda canlandırmaya çalışıyorum sadece. işte sonuçları: bana öyle geliyor ki insan duygularını en fazla ele veren organ göz, hani duyu organı olarak vazgeçilmez olması bir yana, yüzünle elinle kolunla yalan yanlış şeyler yansıtabiliyorsan da göz içeriye açılan bir pencere, orada gerçekten bir delik var yani... dolayısıyla renk veriyor, tek yönlü bir delik değil orası, gidiş geliş sürekli... beyne, bilince, öze, kişiliğe, varlığa doğru uzanan bir yol var orada, yani o özel insanın, o özel anda, ya da herhangi bir anda karşımızda duran insanın varlığından bir şeyler yakalamak mümkün orada, işte burada şu "ayn, göz, çeşm, eye" harfine, kelimesine ve kavramına da değinmeden edemeyeceğim, çünkü bunlar hep birbiriyle ilintili şeylermiş gibi geliyor bana. ayn "ع" göz demek, şimdi nasıl bir gözden karşıdakinin bilincine, içine, özüne doğru uzanan bir yol varsa o yol aslında -biraz da tasavvuftan hareketle- bizden geçiyor gibi, çünkü ayn-a karşımıza bir başkasını değil kendimizi koyduğumuz bir şey. yani baktığımızın gözünde kendimizden başkasını görmüyoruz aslında, hop hızlı geldik... geri vitese alalım biraz.

ayn, arapçanın özel harflerinden biri, dille bunca uğraşınca aslında tüm harflere birer birey gibi yaklaşmaya başlıyor insan ama işte bu harf özel olarak bana daha bir anlamlı geliyor, zira harfler başka bir alemde varlarmış gibi algılanıyor ibn-i arabi'ye göre mesela, dine dokundurmadan ucunu bunu doğru bulduğumu söyleyeyim hemen çünkü dili bir araç olarak kullanıyoruz, ondan bir canlıymış gibi bahsediyoruz, onun uzuvları da görsel olarak kullandığımız simgeler, göstergeler ve sesler en basit haliyle... yürü be, daha da dağıt sen bu konuyu bakalım nasıl toparlayacaksın. ama şu blog ilk kez işe yarar bir hal aldı kendinde. iyi bu. kaçıncı vitesteyiz ateşbaz hanım? ohooo kaza yaptık bak ambulans geliyor...uyu sen gayri, sütünü iç yürü.)

Şimdi çok uzatmadan yazacağım sonradan oturup etraflıca tartışacağım konulardan biri olsun bu da ama içerideki aşk (yani kavram olarak soyut, henüz bir insan suretinde cisimleşmemiş olan aşk duygusu) karşı karşıya duran iki farklı insanın niyetleriyle belirleniyor. Yani iki farklı insan karşı karşıya geldiklerinde birbirlerine hangi paylaşımları vaat ediyorlarsa, hangi niyetlerle yaklaşıyorlarsa ona göre bazı perdeleri kaldırıyor, bazı pencereleri, kapıları açıyorlar ya da kapatıyorlar… bu açılan gediklerden de aşk sızmaya ve karşılıklı bulaşmaya başlıyor, genelde ilk sızıntı gözde görülüyor... bu süreç kendiliğinden başlıyorsa sorun yok... aslında aşkı, yani şu son cümleyle tanımladığım aşkı kusursuz ya da saf görmek niyetimin olmadığını baştan belli etmiş oluyorum sanırım. Aşkın birkaç hali var zira. En azından üç türü, biri cisimsiz, nesnesiz, yönelimsiz ya da her şeye yönelimli… onun için ilahi aşk da diyorlar, hepimizi aşıyor ama hepimizde yaşıyor. aşk tek kişiye yöneldiğinde, cisme değdiğinde saflığını yitirmiş oluyor aslında. Oysa herkeste olan, herkesin özünde taşıdığı o en saf hali aşkın. Aslında o birbirinden belki son derece farklı iki insan karşılaştığında birinden birinin gözünde (duruşunda, havasında) katışıksız aşk duygusuna dair bir bakış varsa diğerinin dikkatini de ancak o zaman çekiyor zaten… işte kıvılcım dedikleri, aşkı ateşleyen şey (bence) bu. Yani doğada olan doğaya olan aslolana olan aşk cismani olanı başlatıyor. dışarıdaki gözlemci durumu gene de daha derinlikli görebiliyor.
…aşkta kasıtlı bir güdüleme, bir de karşılıklı olarak “o”ndan gayrı geçmişteki her şeyi düşüncesizce bir yok sayış olduğunu gördüğümde sevemiyorum ben o aşkı... Yalan geliyor…
ne dediğimi biliyorum, şimdilik bu kadar olsun sözüm.
Bunu saymam gene gelir sonra gene derim.

Wednesday, February 7, 2007

gerçeklik duygusu

çok düşündüm, hala da düşünüyorum şu gerçeklik mevzusu üzerine... şimdiye kadar vardığım sonuçları sıralayacağım aşağıya:
ben genetik olarak insan özellikleri taşıyan bir varlık birimi olarak dünyaya gelmişim. -mişim diyorum çünkü hatırlamıyorum. aslında hatırladığım geçmişe bakınca, yani aklımda bilinçli kayıt işleminin başladığı andan bugüne kadar geçen sürede vardığım noktada genetik olarak taşıdığımı sandığım insani özelliklerden bile zaman zaman şüphe duyduğumu görüyorum. neyse bu başka bir tartışma konusu olsun, şimdilik sadece var olandan, görülen ya da benim görebildiğim gerçeklikten bahsedeceğim:
şu yanda görülen bir çift gözün (ve elbette diğer duyu organlarımın) dünya yüzeyine olan değişmez uzaklığından algılıyorum dünyayı, dolayısıyla referans noktam belirli, herkesinki gibi. hayat sanki o iki delikten içeriye doğru akarak işlemleniyor ve bende var oluyor, ya da ben böylece var oluyorum. fiziksel dünyada kapladığım yerin sınırlarını biliyorum, bedenimce varım çünkü, ama içeri girildiğinde fiziksel olmayan ya da tam anlamıyla fiziksel olmayan bir başka gerçeklikten bahsetmek zorunda kalıyorum, bana dair olan, eşi benzeri olmayan, tek olan, benim gerçekliğimden. herkeste durum böyle. bireysel olarak tek bir zaman çizgisinde ilerlediğimizi düşünüyorum hep. yani o duyu organlarının işlemlediği, işlemlemekte olduğu veriler ve evrende kapladığımız yer kadarız hepimiz. ancak yukarıda dediğim bireysel gerçeklik birimleri düşünülünce tekil gibi görünen zaman çizgisi sonsuzlaşıyor aslında. çünkü sonu olmayan bir olasılıklar denizine dalıveriyoruz aniden. bir çift gözden aksa da hayat, gerçek olduğunu düşündüğümüz şey sonsuz sayıda olasılıkla işlemlenerek aynı anda gerçekleşiyor. sonsuz sayıda gözden aynı anda akıyor hayat dediğimiz şey. işte bu noktada işler karışıyor...
ben bir tek kendi gerçekliğimden sorumluyum diyorum, hani herkes kapısının önünü temiz tutsa falan, gibi bir şey... her bir hücrem kadar dışarıda "temas" ettiğim şeyler de ilgi bekliyor benden. oysa hiçbir şeye temas falan etmiyoruz aslında ama her nasıl oluyorsa (ilgilensek de ilgilenmesek de) temas etmeden de her şeyi bireysel olarak az çok etkileme gücüne sahibiz. özümde sahip olduğum hacim ya da dışımda kiralamış bulunduğum alan (nefesimle dokunduğum atmosfer, içine sızdığım yatak, üstüne tünediğim sandalye, bilgilerim, ilişkilerim, dostlarım, ailem, elektrik ve diğer bir sürü bileşen sayesinde şimdi şuraya dizebildiğim kelimeler... hepsi, her şey) benden bir iz taşıyor. beni taşıyor ya da. ben izimi nasıl bırakırsam öyle taşıyor beni...
bitmedi daha...

Sunday, January 14, 2007

bir makale üzerine...

tolkien'in türk düşmanlığına dair bir yazı çıkmış geçen bir ulusal gazetemizde... ona istinaden:
nedir kardeşim bu dünyanın hali anlamıyorum ha?? ne diye bunca enerji lüzumsuz etrafa saçılıyor? hiçbir şeyin bereketi yok, herkesin aklı avare, iklimler kadar insanlar da denyo. tek tek ve bir bütün olarak evrensel duruşumuzda bir sorun var, tekeri döndüren formülü bozduk galiba. farkındalık konusunda sıçtık. felek yalpa vuruyor. evren ossurdu. korkuyorum anne.
tolkien türk düşmanıymış, uruk hailer yörüklermiş, mordor anadoluymuş, sauron da sultanın ta kendisi, minas tirith de konstantinopolis kuşatmasıymış filan... bak seeen...
herifçioğlu, tolkien derler zatı muhterem, nur içinde yatsın, kafasının içinde yepyeni bir evren yaratmış, dünyalar yazmış, çağlar kurgulamış, dil üretmiş yarat(t)ıklarını birbirine bağlamak için, hem de kulağa da dudağa da batmayan bir dil... onlarca yıl uğraşmış, didinmiş... üretmiş. [üretmek ne demek lan? yapmak, bir şey yapabilmek, iyi ve beğenilen bir şey yapabilmek... biraz düşün bu cümlelerin üzerinde..] sen "tolkien benim atama küfrediyooooo!!!" diye zırılda daha, kendin pişir kendin ye, senin gibiler anlar, dinler, seni pohpohlarlar da, daha da palazlanır daha da atarsın, "shakespeare de mevlana'dan çaldı zaten, romeo ve juliet'i öyle kotardı, aslıyla keremden leylayla mecnundan ötesi mi var aşkın!!!" dersin, dersin sen dersin... de bakalım. nereye kadar? insanın accık kafayı çalıştırması lazım yahu... doğada sıçıp üstünü örttüğümüz taştan bir farkımız olsun değil mi? hangi eser herhangi başka bir eserden az çok esinlenmemiş, hangi çağ içine düşmüş olan ben-i ademi az çok sağa sola çekip çevirmemiş, hangi kelebek kanat çırpmış da kanada yakın duran hava zerreciği, atomu, tozu, molekülü ötelememiştir ki? çok mu uzattım? delirtmen beni, hiçbir insan evladı yüzde yüz objektif bir şey üretemez, zaten herhangi bir"şey"in objektif olmaması onu özellikle o "şey" yapar. altında da o yüzden tolkien yazar da benim adım yazmaz mesela, shakespeare yazar da efenim şu popüler yazarlarımızdan birinin adı yazmaz işte. bu biiiiiirrr.
daha "...." (önemli, ciddi... vs herhangi bir sıfat konabilir buraya istediğinizi koyun..) konular yok mu? şöyle dişe dokunur. mesela her gün ırakta onlarca yüzlerce adam ölüyor hala, guantanamo diye dudak uçuklatan bir gerçek (ki bambaşka bir gerçeklik boyutuna alır götürür orda bırakır insanı sanırım...) var şu küresel köyümüzde, kendini köyün korucusu ilan eden bush olacak dallama delirdi, kafasına göre ağaç yakıp alan açıyor kendine, kıçını ıraklı bebelerin kundak bezleriyle siliyor handiyse diyelim... uyan... bu ikiiiiiiii.
memleketin dört bir köşesinde türlü türlü dalavere. bankasında ayrı okulunda ayrı elektrik idaresinde iskisinde igdaşında ayrı soygun olup bitiyor. senin türkçe sandığın dili tdk diye bir kurumda yan gelip yatan ve arada bi "bindirim, bindirişim, bindirişli...vs" gibi (ki bu aslında en münasip olanlarından biri, aklıma gelmedi diğer ucube kelimelerden şimdi) kelimeleri artık nereleriyle uyduruyorlarsa ortaya salan üç beş memur üretiyor. türkçe diye bir dil kalmadı artık, bağdat caddesinde shopping'e gidiyor insanlar ne hikmetse... boyfriend'iyle night clublarda takılıyor boyalı haspam...
haa yayınevleri camiasında da oohhooooooo öyle bir kitap basılıyor ki, adam kitap yazmıyor, hani nasıl her gün yemek yiyor, uyuyor, içiyor, sıçıyor ya, aynı öyle oturuyor mesela bir buçuk ayda kitabı sıçıyor afedersin, yayınevi de basıyor bunu... nie? çünkü biliyor ki bu memleketin muhabirleri, "aydınları" tolkien'le uğraşacaklar, orhan pamuk'un aldığı nobel ödülünü dillerine dolayıp tartışıp duracaklar, onların kitapları da arada kaynayıp gidecektir, iki bin üç bin neyse işte kısa günün karı diyip sakal edecekler, çevirecekler tekeri... iyi uykular diyorum sayın ilgililerime buradan ben.
sen daha iyi incele bakalım daha ne demiş olabilir aceba tolkien, hobbitköy'deki taşların, gondor'daki harabelerin üstünü örten üzerlik otunu da bizim çatalhöyük'ten çalıp götürmüşlerdir belki de mi? sen iyi bak iyice bak.. bu üççççç.
aç televizyonunu şimdi. kaç tane kanalın var senin? kırk mı? hımm herhangi bir saatte herhangi bir kanalda yayınlanmakta olan bir dizinin muadili kaç tane dizi var bu memlekette ve bunun altında ne gibi çarklar dönüyor? hiç düşündün mü? yılın herhangi bir gününde istanbulun en az otuz yerinde dizi çekiliyor artık, oranın trafiği kilit, insanı sakini sefil, ne idüğü belirsiz yüz tane adam kraldan kralcı, ışıkçısı, kamerası, makarası, elektriği, oyuncusu (sahi ne çok ünlü var artık değil mi?), yönetmeni, senaryosu, çaycısı, yemekçisi, muhasebecisi, film şirketi, kostümü.... amaaaaaan sayamayacağım şimdi... kim yiyor bu pişen yemeği? aynı öğüne önüne beş çeşit fasülye (mesela kavurması, tazesi, kurusu, pastırmalısı, sucuklusu, etlisi, diblesi...vs.) yemeği getirdi mi hiç senin annen?? getirmez değil mi? anneler bilir çünkü.. bu kaç oldu bilmiyom artık sen sayy.. okan bayülgen artık konukları sekizer onar çıkarıyor konuşturmuyormuş.. itin götüne sokar çıkarırlar işte böyle adamı. sen bak daha baaaakkk. şaşı bak da şaşır. anca gidersin.
bir sürü densiz var dünya üzerinde, anbean karşılaştığımız, otobüste, okulda, kantinde, yolda izde... bir sürü insan var, daha insan olduğunu anlamamış olan. katışıksız duygu ve anlayış pırıltılarını yakalamak için ışıl ışıl gözlerle ta içine bakıyorum karşımdakinin; gözlerimle selamlıyorum gözlerini.
ama algı, göz, görgü, kulak, dil, dünya, bilinç evreni, düşünce... vs. ince, hassas mevzular bunlar... yani diyorum insan olmak hassas bir konu. insan olmayana bulaşmamak lazım. bulaştırman beni. iyi ki gazete okumuyor, televizyon seyretmiyorum. çok şükür ki sonunda ölüp katılacağım da doğaya, bitecek bu densiz işkence.