sayıklama durumu... diyelim ki hummalıyım da nöbet geçiriyorum ya da yüksek ateşliyim deli deli konuşuyorum, hani mesul olmak istemiyorum yani yazdıklarımdan... mesela?
sıkıldım çünkü. yüzyıllardır yaşıyormuşum gibi geliyor, bu sabah yediye kadar oturdum şu parlak dörtgenin karşısında, parmaklarım doğada yetişmeyen ve şekil itibariyle gene dörtgen olan bir aygıtın üzerinde kıpırdandı durdu... hani tırtıl gibi aslında, ateşe düşmüş bir ağaç kurdu gibi... bunlar da garip, inanılması güç yaratıklar işin aslı. bir ağacın kabuğuyla gövdesi arasında önce kendilerine ufakça, bi kıçlık yer açıyorlar, sonra orada serpilip büyüyorlar, geziniyorlar, odun kırarken (ağacı kesiyoruz ama odunu nedense kırıyoruz bu arada, oysa şiddet içerikli bir eylem bu, birinin kalbini kırmak gibi öyle narin naif bir durum değil hiç, baltaya ve baltanın ucuna yapışmış olan baltaya direnen bir odun var zira) inceleme imkanı buldum da, böyle parmak kadar olanları var, kurtlar boy boylar... boy boylamış soy soylamış, soylamış ya hanum ne soylamış bakalım... dağılma çocuğum toparlan bak, beyninin pekmezi sızıyor kulak artlarından. ağaç kurtları diyorum boy boy oluyorlar. bir parça odunun kabuğunda bir aile yaşıyor sanırım, tabii böyle kurumsal bir oluşum içerisinde olduklarını da pek zannetmiyorum ya neyse... dağıttım, yakıyorum ya ben onları, oturup seyretmiyorum yok, ama yandıklarını biliyorum. her şey yanıyor. her şey yanma potansiyeli taşıyor. ondandır mesnevi'nin, tasavvuf'un, imge olarak ateşi bunca çok kullanmaları(1).
bak gene toparlanamadın, sızıyor diyorum beyninin suyu akıyor, sen daha mesnevi diyorsun, ney diyorsun, çeşmeden gelen su kolaydayken yanan gözlerini ummanda söndürmeye kalkışıyorsun! daha çok yakarsın kolunu bacağını sen çoook... ah madem yakmak dedim, oruç aruoba'ya da buradan selam edip teşekkür edeyim, uzun uzun yazmak isterdim onun ürettiklerinden şuraya ama uygun düşmez, telif melif nedir genel internette bu gibi referans kullanımı bilemiyorum.
sıkıntıya geleyim de yazıp çıkayım yazık... sabah yediye kadar gözlerim yanda (diyorum ama sayfanın herhangi bir yerinde de çıkabilir bilemiyorum) duran
avnininki(2) gibi aha şöyle sağlı sollu bakarken ani bir ışıma oldu gene kafamda. son paragraftaydım, yorgundum, kafam patlayacakmış gibi dopdoluydu... sonra aniden her şey durdu: karşımda duran metni de, bildiğim tüm dilleri de, ne yapmakta olduğumu da, adımı da, bedenimi de, kendimi de geride bıraktım sanki... Guantánamo ile ilgili birtakım metinlerle uğraşıyordum birkaç gündür, esirler, tecritler, dondurucu duşlar, prangalar, sebepsiz tutuklamalar, adalet kelimesini tuvalet kağıdı gibi kullanarak kıçlarını silen insanlar yüzünden çekilen acılar ve tüm bunlara karşı yapılmayanlar, yaptırılmayanlar, yapılamayanlar, yapılması istenenler ama belki de yapılamayacaklar... tüm zamanlarda çekilebilir yapmak eylemi, sayfalarca yazı yazılabilir konu üzerine ama nedir, durum değişir mi değişmez mi? bir insanın dört ay boyunca karanlık ve soğuk bir odada, isteği dışında tutulması nasıl bir şeydir? ben üstüste üç günü evde geçirdiğimde, gündüzde miyim gecede miyim, kafamın içinde konuşan ses benim mi başkasının mı ayırdedemiyorum... bir insan evladı nasıl dayanır buna filan diye düşünüp kederlere gark oldum kısaca, içimde bir ses konuşmaya başlamıştı gene.
dünyanın bir yerlerinde acı çeken, mutlu olan, üşüyen (mesela kutuplarda buzun üstünde uyuyan), havai'de hamağın tekinde sallanan, onun karşısında denizde debelenen, başka bir yerde belki boğulan, bilumum yerlerdeki hapishanelerde çürümekte olan, kafasının içine gömülmüş insanlar... sonsuz alternatif, sonsuz duygudurumu, sonsuz düşünce vardı dünya üzerinde... var hala var şimdi de var. bunu bildikçe var. düşündükçe var. "cogito ergo sum" mu diyeceğim şimdi? yok canım biliyoruz bunu demiş işte descartes mıydı? kim idi? otuz yaşında hala felsefe dersi alıyorsun, niye diye sorma işte... bak bilmiyorsun bi bok.
buraya böyle kendi kendine yazmak da fena anlamsız geliyor adama, her blogcu buna benzer bir cümle sarfediyor ille, takıl işte, yaz oku, okuma... dursun şurda ne var? neyse toparlayayım sıkıntı halinin ardından gelen mani galiba bunca dalgalandıran şu kelimeleri...
işte bilgisayarın karşısında kafamın ışıldamaya başladığı o yokluk anında, tüm bunlardı belki beni durduran. hepimiz kaybolmuştuk. gözümün yere düşmüş olan kapağını arandım, el yormadıyla buldum, taktım yerine, içeride bir yatak olduğunu hatırlıyordum hayal meyal, gittim ve anında yatağın kendisi oldum...

(1) madem mesnevi dedik, ney dedik, biçim olarak iptidai olsa da şuraya mesneviden iki üç satır -ilk üç mısrayı- koyayım bari... bi arkadaşın pedinde yazdıydım, evet biliyorum pek birşeye benzemiyor, hadeee bekleme yapmaaağğğn, yörüüüüğğnn!
(2) avni'yi de cem çizdiydi, ben üstünde oynadım, altına hem onun hem de kendi adımı yazdım lakin hattı farsi keşidem ki hiiiç kes fehmide niisst baad! yaaaa öyle işte... anlaman diye yani...
sıkıldım çünkü. yüzyıllardır yaşıyormuşum gibi geliyor, bu sabah yediye kadar oturdum şu parlak dörtgenin karşısında, parmaklarım doğada yetişmeyen ve şekil itibariyle gene dörtgen olan bir aygıtın üzerinde kıpırdandı durdu... hani tırtıl gibi aslında, ateşe düşmüş bir ağaç kurdu gibi... bunlar da garip, inanılması güç yaratıklar işin aslı. bir ağacın kabuğuyla gövdesi arasında önce kendilerine ufakça, bi kıçlık yer açıyorlar, sonra orada serpilip büyüyorlar, geziniyorlar, odun kırarken (ağacı kesiyoruz ama odunu nedense kırıyoruz bu arada, oysa şiddet içerikli bir eylem bu, birinin kalbini kırmak gibi öyle narin naif bir durum değil hiç, baltaya ve baltanın ucuna yapışmış olan baltaya direnen bir odun var zira) inceleme imkanı buldum da, böyle parmak kadar olanları var, kurtlar boy boylar... boy boylamış soy soylamış, soylamış ya hanum ne soylamış bakalım... dağılma çocuğum toparlan bak, beyninin pekmezi sızıyor kulak artlarından. ağaç kurtları diyorum boy boy oluyorlar. bir parça odunun kabuğunda bir aile yaşıyor sanırım, tabii böyle kurumsal bir oluşum içerisinde olduklarını da pek zannetmiyorum ya neyse... dağıttım, yakıyorum ya ben onları, oturup seyretmiyorum yok, ama yandıklarını biliyorum. her şey yanıyor. her şey yanma potansiyeli taşıyor. ondandır mesnevi'nin, tasavvuf'un, imge olarak ateşi bunca çok kullanmaları(1).
bak gene toparlanamadın, sızıyor diyorum beyninin suyu akıyor, sen daha mesnevi diyorsun, ney diyorsun, çeşmeden gelen su kolaydayken yanan gözlerini ummanda söndürmeye kalkışıyorsun! daha çok yakarsın kolunu bacağını sen çoook... ah madem yakmak dedim, oruç aruoba'ya da buradan selam edip teşekkür edeyim, uzun uzun yazmak isterdim onun ürettiklerinden şuraya ama uygun düşmez, telif melif nedir genel internette bu gibi referans kullanımı bilemiyorum.
sıkıntıya geleyim de yazıp çıkayım yazık... sabah yediye kadar gözlerim yanda (diyorum ama sayfanın herhangi bir yerinde de çıkabilir bilemiyorum) duran
avnininki(2) gibi aha şöyle sağlı sollu bakarken ani bir ışıma oldu gene kafamda. son paragraftaydım, yorgundum, kafam patlayacakmış gibi dopdoluydu... sonra aniden her şey durdu: karşımda duran metni de, bildiğim tüm dilleri de, ne yapmakta olduğumu da, adımı da, bedenimi de, kendimi de geride bıraktım sanki... Guantánamo ile ilgili birtakım metinlerle uğraşıyordum birkaç gündür, esirler, tecritler, dondurucu duşlar, prangalar, sebepsiz tutuklamalar, adalet kelimesini tuvalet kağıdı gibi kullanarak kıçlarını silen insanlar yüzünden çekilen acılar ve tüm bunlara karşı yapılmayanlar, yaptırılmayanlar, yapılamayanlar, yapılması istenenler ama belki de yapılamayacaklar... tüm zamanlarda çekilebilir yapmak eylemi, sayfalarca yazı yazılabilir konu üzerine ama nedir, durum değişir mi değişmez mi? bir insanın dört ay boyunca karanlık ve soğuk bir odada, isteği dışında tutulması nasıl bir şeydir? ben üstüste üç günü evde geçirdiğimde, gündüzde miyim gecede miyim, kafamın içinde konuşan ses benim mi başkasının mı ayırdedemiyorum... bir insan evladı nasıl dayanır buna filan diye düşünüp kederlere gark oldum kısaca, içimde bir ses konuşmaya başlamıştı gene.dünyanın bir yerlerinde acı çeken, mutlu olan, üşüyen (mesela kutuplarda buzun üstünde uyuyan), havai'de hamağın tekinde sallanan, onun karşısında denizde debelenen, başka bir yerde belki boğulan, bilumum yerlerdeki hapishanelerde çürümekte olan, kafasının içine gömülmüş insanlar... sonsuz alternatif, sonsuz duygudurumu, sonsuz düşünce vardı dünya üzerinde... var hala var şimdi de var. bunu bildikçe var. düşündükçe var. "cogito ergo sum" mu diyeceğim şimdi? yok canım biliyoruz bunu demiş işte descartes mıydı? kim idi? otuz yaşında hala felsefe dersi alıyorsun, niye diye sorma işte... bak bilmiyorsun bi bok.
buraya böyle kendi kendine yazmak da fena anlamsız geliyor adama, her blogcu buna benzer bir cümle sarfediyor ille, takıl işte, yaz oku, okuma... dursun şurda ne var? neyse toparlayayım sıkıntı halinin ardından gelen mani galiba bunca dalgalandıran şu kelimeleri...
işte bilgisayarın karşısında kafamın ışıldamaya başladığı o yokluk anında, tüm bunlardı belki beni durduran. hepimiz kaybolmuştuk. gözümün yere düşmüş olan kapağını arandım, el yormadıyla buldum, taktım yerine, içeride bir yatak olduğunu hatırlıyordum hayal meyal, gittim ve anında yatağın kendisi oldum...

(1) madem mesnevi dedik, ney dedik, biçim olarak iptidai olsa da şuraya mesneviden iki üç satır -ilk üç mısrayı- koyayım bari... bi arkadaşın pedinde yazdıydım, evet biliyorum pek birşeye benzemiyor, hadeee bekleme yapmaaağğğn, yörüüüüğğnn!
(2) avni'yi de cem çizdiydi, ben üstünde oynadım, altına hem onun hem de kendi adımı yazdım lakin hattı farsi keşidem ki hiiiç kes fehmide niisst baad! yaaaa öyle işte... anlaman diye yani...

