...duygularım, kelimelerin sıfat olarak taşıyamayacakları kadar yoğunlar artık. onları gözlerimden dinleyin. kelimeler ancak sıralı düşünceleri taşıyabiliyor...
Bugün, an itibariyle artık on haziran... az önce annem fevziamcanın öldüğünü haber verdi. gün görmeden gitti dedi. çok sıkıntı çekti anlamında. gerçekten çok sıkıntı çekti adam. hiç gün görmedi. bu fevziamcam istanbula hiç gelmedi. hatta doğu karadeniz bölgesinden çok da çıkmadı sanırım. bildiğim kadarıyla. bizim köyde yaşayan, anne tarafından dedemin (ya da annemin dedesinin) kardeşinin oğlu olan bir amcamız oldu. her yaz tatilinde yanına gittiğimizde köyde ve yaylada inek güden, kışın köyevinin kışlık işini yapan tam bir karadeniz adamı. onun çocukluğunda on küsür erkek çocuğun ve sayısını benim bilmediğim (galiba dört) kızın diğer aile büyükleriyle beraber yaşadığı bir köy evinden geriye köyde yaşamaya devam etmek üzere orada kalan, diğer on kardeşin kimi mühendis kimi doktor kimi mimar ama her biri okul okuyup "büyük adam" olmuşken ilkokuldan gayrısını okumayan, kardeşlerini okutmaktan kendisi okuyacak zamanı bulamayan, ama hayatının yetişkinlik evrelerinde hem kendiliğinden ezik olan hem de diğerlerince daha da ezilen tek adam. onun öyle eskisi gibi babasınınki kadar davarı filan yoktu. ama vardı üç beş ineği. hatta iki yıl önceki son gidişimde bir de buzağıları olmuştu: belimde peştemalım, daha ayağa kalkamamış olan buzağının yanında resim çektirmiştim sabahleyin. sabahları fevziamcanın karısı emineyengenin sağdığı kaynatılmış taze sütten içer, o güzelim peynirin, mısır ekmeğinin tadına varır, sonra da şöyle köyün yukarılarına doğru orman içre yürüyüşe çıkardık biz kentten gelenler. yolda fevziamcayı gene sırtında sepeti, ya odun dolu, ya mısır dolu, ne dolu olurdu hatırlamıyorum aslında, fevziamca sürekli o sepetle gezinirdi, hep yapacak işleri vardı, evin adamıydı, köyün de sayısı az olan adamlarındandı, hep yollarda denkleşirdi bizimle, ayaküstü iki çift laf konuşur ama durmaz, yolda yürürken söyler söyleyeceğini, sonra işine giderdi. gün boyu süt satılır peynir tereyağı yapılır, ahırda, bahçede, tarlada, evin inşaat halindeki yerlerinde sürekli çalışılırdı... akşam fevziamca eve yorgun argın gelirdi. biz yılın on iki ayını başka bir yerlerde kentte geçirip yaz tatilinde memlekete giden ve onun da çok çok üç beş gününü köyde ya da yaylada geçiren insanlardık akrabalardık onun için. çok sever önemserdi. fevziamcaysa o köyde sabahın belki beşinden altısından akşamın sekizine kadar filien çalışırdı. ırgat gibi çalıştı aslında. ömrünü sürekli bir hareket halinde yaşadı. akşam geldiğinde sofraya oturduğunu ve deliler gibi yemek yediğini hatırlıyorum onun hep. tabaklarca yemek yerdi. doymazdı sanki bir türlü. hani lokmasını saydığımdan değil de çok yerdi yani. önceleri şaşırırdım ama sonra gün boyu yaptığı işleri gördüm de anladım. adamın benliğinin içinde girmiş olduğu beden kabı sürekli enerji yakıyordu, yemesi lazımdı fevziamcanın, hem de herkesten çok yemesi lazımdı. yerdi o yüzden de. yemekten sonra yaptığı ikinci en önemli şey uyumaktı. fevziamcayla akşamları aile meclisi olarak (ki hakkaten meclis gibi olurdu: halalar, dayılar, uzaktan yakından amcalar, yengeler, bunların benim boyumca çocukları ve çocuklarının çocukları ve komşuları ve onların da çocukları, hepsi akraba, aynı akşamda evde aşağı yukarı yirmi kişiden bahsediyoruz, bizim yani şehirden gelenlerin varlığına hürmet oraya gelmiş olan insanlar) evde görüştüğümüz yarım saat ila bir saatte fevzi amca sürekli yemek yer, sonrasında da uyurdu... sabah kaldığı yerden çalışmaya devam ederdi sonra. böyle bir adamdı fevzi amca. içinde bulunduğu şartlarda değerlendirildiğinde sapasağlam da bir adamdı yanlış olmasın. güzel insandı vesselam, diyorum. içinde bulunduğu kabı iyi idare eden bir adam. ama annem haklıydı, adam gün görmedi. ne bileyim bizim durmadan yücelttiğimiz bazı değerlerden hiç haberi yoktu mesela. barışın, özgürlüğün, kişisel alanların, alkolün, uyuşturucunun, cinselliğin, ilişkilerin, toplumsal mekanizmaların, siyasetin falan bunların çoğuna ayıracak, şöyle dönüp bakacak, üzerine düşünecek zamanı dahi olmadı. gözü hep doğayla meşguldü, sürekli gidiyordu yani. en son toramanın (kendisi evin emektar kangal kırması olup fevziamcanın babası palaemicenin ölümüne tanık olmuş, köyün diğer köpeklerinin hemen hepsiyle öyle ya da böyle akrabalık bağı olan on sekiz yaşında ölmüş şahsiyet sahibi bir karakterdi o da) ölümünü anlatmıştı bana uzun uzun onu hatırlıyorum, odun yarıyordu bahçede kışın gitmiştik bu kez, ben de rutubetli, bulanık ama sonsuz temiz havayı tatmak için yanında durmuştum da normalden fazla konuşmuştu biraz. toraman yaşlılıktan yediğini içtiğini seçemez olmuş, nerden bulduysa bir öküz kemiğini yerken kemik alt çenesine saplanmış, kimseye elletmemiş (dedik ya karakter sahibiydi diye) o da orada kalıp iltihaplanmış, en son artık dayanamayacağı noktada fevziamcama ağzını açmış, ama artık yapacak pek bir şey yokmuş, asıl merhamet onu öldürmek olacağından fevziamcam ağlayarak asmış on sekiz yıl kendisine yoldaş olan sadık köpeğini. hayvanseverler duyacak olsa kıyamet kopar ama ölüm bazen gerçekten de kurtuluş oluyor. çağın hastalığı kanser aldı fevziamcayı da terkisine aldığından biraz kurtuluş oldu onunki de, nihayetinde kendi zamanını doldurdu ve gitti.
anneme "gelenin işi gitmek anne" dedim... yol için hangi araca bindiğimizin bir önemi yok. gariptir cihanın ölümünden sonra ölüm "ölüm" olarak kafamdaki yerini sapasağlam aldı. hiçbir soru işareti yok neredeyse. her akşam ölüyor her sabah yeniden diriliyorum sanki. her akşam yatağıma uzandığımda ölüm geliyor. sonra ben gidiyorum. ben geliyorum. ölümse gidiyor. gelenin işi gitmek...
bir tek geride kalanın işi çok. kendi yükünü sırtlanmak. bir hayat yükünü taşımak. geçmişini taşımak. çevrendekileri taşımak. ilişkilerin aracılığıyla edindiğin paylaşımları, dolayısıyla sevdiklerini taşımak. ama bir de eksilenlerin, gidenlerin yükünü taşımak. varlık yükü ağır. varolmak ciddi bir iş yani. varetmek bir başkasını. aile bireyleriyle akrabalarla olanlar hazır gelen ilişkiler, ya da içine düşülen bir ilişkiler ağı. ama insanın kendi kendine varettiği ilişkiler var bir de, ya da yokettikleri, mesela hani küstüğün ve görüşmediğin bir arkadaşın. diyelim eski sevgilin. görüşmüyorsun. oysa öncesinde onu varetmek için deli gibi uğraşıyorsun.
nasıl iş kardeşim? oyun mu oynuyorsun hayatla? (şimdi bu araya girme ihtiyacı duyuyor bu ateşbaz insanı: Bu hafta biri daha öldü aslında... aslında kafamda yarattığım bir imge olsa da ölen, fahri ölümü fani ölümü kadar acı verdi, veriyor gene de. adı artık yerde gizli olan "sen" çok incindim "sen" yüzünden. arada bir paramparça yağıyorum, gözyaşı olarak dünyaya. acısı bir yerlerden çıkar onu da biliyorum, hani evrende bir kelebek kanat çırpsa anaforlar olur ya aynı evrenin bir başka ucunda, o hesap. "sen" bir başka "ben"le "biz" olduğunda, "biz"de "sen" ve "ben" olanların "sen"ini öldürdün aslında. böylelikle beni de duygularımı da yarım bıraktın. her şeye ve herkese öyle muamele ediyorsun. işte asıl dert olan bu. yazık.)
neyse cihanın ölümünün üzerinden de yedi yıl geçmiş olacak beş gün sonra. hep görüyorum. içimde taşımaya uğraşıyorum. sevdiklerimi ve kendimi içimde varetmeye, hayatı bir bütün olarak doğru yaşamaya, kendime saygımı ve sevgimi yitirmeden, kendimi ve kendi alanımı koruyarak ama kimsenin öznel alanına da saygısızlık etmeden... gerisi yalan. yani dünya yalan oraya bağlayacaktım mevzuyu. içeride gerçek olan.
fevziamca da gitti işte, dönüp içine çok uzun uzadıya bakmaya fırsat bulamadan, dediğim gibi güzel ve düzgün bir köy adamı olarak yaşadı ve gitti.
çok güzel yerde yaşadı gerçi... rahmetler olsun.
anneme "gelenin işi gitmek anne" dedim... yol için hangi araca bindiğimizin bir önemi yok. gariptir cihanın ölümünden sonra ölüm "ölüm" olarak kafamdaki yerini sapasağlam aldı. hiçbir soru işareti yok neredeyse. her akşam ölüyor her sabah yeniden diriliyorum sanki. her akşam yatağıma uzandığımda ölüm geliyor. sonra ben gidiyorum. ben geliyorum. ölümse gidiyor. gelenin işi gitmek...
bir tek geride kalanın işi çok. kendi yükünü sırtlanmak. bir hayat yükünü taşımak. geçmişini taşımak. çevrendekileri taşımak. ilişkilerin aracılığıyla edindiğin paylaşımları, dolayısıyla sevdiklerini taşımak. ama bir de eksilenlerin, gidenlerin yükünü taşımak. varlık yükü ağır. varolmak ciddi bir iş yani. varetmek bir başkasını. aile bireyleriyle akrabalarla olanlar hazır gelen ilişkiler, ya da içine düşülen bir ilişkiler ağı. ama insanın kendi kendine varettiği ilişkiler var bir de, ya da yokettikleri, mesela hani küstüğün ve görüşmediğin bir arkadaşın. diyelim eski sevgilin. görüşmüyorsun. oysa öncesinde onu varetmek için deli gibi uğraşıyorsun.
nasıl iş kardeşim? oyun mu oynuyorsun hayatla? (şimdi bu araya girme ihtiyacı duyuyor bu ateşbaz insanı: Bu hafta biri daha öldü aslında... aslında kafamda yarattığım bir imge olsa da ölen, fahri ölümü fani ölümü kadar acı verdi, veriyor gene de. adı artık yerde gizli olan "sen" çok incindim "sen" yüzünden. arada bir paramparça yağıyorum, gözyaşı olarak dünyaya. acısı bir yerlerden çıkar onu da biliyorum, hani evrende bir kelebek kanat çırpsa anaforlar olur ya aynı evrenin bir başka ucunda, o hesap. "sen" bir başka "ben"le "biz" olduğunda, "biz"de "sen" ve "ben" olanların "sen"ini öldürdün aslında. böylelikle beni de duygularımı da yarım bıraktın. her şeye ve herkese öyle muamele ediyorsun. işte asıl dert olan bu. yazık.)
neyse cihanın ölümünün üzerinden de yedi yıl geçmiş olacak beş gün sonra. hep görüyorum. içimde taşımaya uğraşıyorum. sevdiklerimi ve kendimi içimde varetmeye, hayatı bir bütün olarak doğru yaşamaya, kendime saygımı ve sevgimi yitirmeden, kendimi ve kendi alanımı koruyarak ama kimsenin öznel alanına da saygısızlık etmeden... gerisi yalan. yani dünya yalan oraya bağlayacaktım mevzuyu. içeride gerçek olan.
fevziamca da gitti işte, dönüp içine çok uzun uzadıya bakmaya fırsat bulamadan, dediğim gibi güzel ve düzgün bir köy adamı olarak yaşadı ve gitti.
çok güzel yerde yaşadı gerçi... rahmetler olsun.