Tuesday, March 3, 2009
ÖLÜLER DEFTERİ II
Ey gidi dost… ya da ey gidi dostlar.
Canına yandığımın dostları, şimdi kimi orada kimi burada, kimi yitmiş gitmiş, kimi eksilmiş bir türlü tamamlanamamış, tamamlanmamış ya da…
Senelerin bir senesi bu koca şehre yan yana geldiğim güzel dost, bu yazı temelde sana ithaf edilecek sanırım. Bir gönül borcu, bir vicdan muhasebesi, bir gereksiz ayrıntı belki, sen gittikten sonra ne olduğunun da o kadar anlamı yok ya. Bir sene olacak neredeyse… Tadı buruk tüm bu kelimelerin, kafamın içinde dura dura ekşimiş, kokmuş, turşuya dönmüş düşünceler sanki hepsi, sana duyduğum öfke, kızgınlığım, evirip çevirip bir türlü saygıya değer bulamadığım o en son kararın… hepsi ayrı ayrı birer tartışma ya da konuşma konusu olabilir ama konuşmanın da artık eski işlevini yerine getirmediği gibi bir inanca sahibim sanırım. Hem muhatabı kim ki bu konuşmaların? Sen. Ama sen yoksun. O zaman seni kalkıp kimlere anlatayım, nasıl anlatayım, ne diyeyim? Hangi bir dostumla gözgöze dizdize dursam aklıma düşüyorsun. Rüyalarımda sıkça seni kovalıyorum, evinde, o hüzünlü evinde dolaşıyorum ve gariptir sen hep gerçekliğin kendisinde nasıl var olmuşsan rüyalarımda da öyle varsın. Kardeşimi gördüğümde genelde ölmüş olduğunu bilmiyorum mesela, uyanınca rüyaydı diye üzülüyorum hep ama seni gördüğümde sen hep sensin. Her şey olduğu gibi, üzgünsün gittiğin için çoğu zaman, pişmansın, buruksun, bazen farkında değilsin artık var olmadığının, ben hatırlatıyorum sana olanı biteni… Seninle kaybolup gitmiş olan o kadar çok şey var ki... Dostluğa olan inancımı böylesine kökünden sarsmış olmakla suçluyorum seni belki evet.
Hani biz kopmazdık, parçalanmazdık, aşklar biter dostluklar bitmezdi falan? Bu hikâyelerle senelerce birbirimizi kandırdık demek ki biz. Niye? İhtiyacımız mı vardı buna? Yoo, tek ihtiyaç duyduğumuz şey karşılıklı ama bir yandan da karşılıksız sevgimizdi bence. Tuhaf bir paradoks gibi evet ama tam olarak da böyle. Belki son görüşmemizdeydi tam hatırlayamıyorum, aşkın tanımını yapmamı istemiştin benden, nasıl bir aşkla yaptıysam o tanımı kırgın bakışlarla sorgularcasına bakmıştın yüzüme, hani "neden benim varlığıma bu anlattığın şekilde temas etmedin?" dercesine sanki, yoksa açıkça sormuş muydun, yanımızdakilere sormak lazım belki…
Ah be güzelim, canımın içi özerim, sana hala hiddetle söyleniyorum içten içe hatırladıkça yalan yok bende artık... nefretle, öfkeyle bağırasım geliyor inan. Yalan diyorum, koca bir yalandı hepsi, huzur vermiyorum-veremiyorum anına bir türlü, veresim gelmiyor, içim o kadar buruluyor, o kadar eziliyor ki kimseye anlatamam sanırım. Bazen kendi kendimi suçluyorum durduk yere, bir dostuma sahip çıkamadım diye...
Soruyorum: Bu dostuma sahip çıkamadım mı ben?
İki köylü kalkıp Giresun’dan İstanbul’a geldik biz. Savaşa hazırlandık hem de, neyimize güvendiysek! Gönlümüzde doyurulması güç açlıklar, giderilmesi şart meraklar, dört bir yana saçılmış ilgi başlıkları… daha neler neler? Köylü diyorum çünkü şöyle bir dönüp de bu şehre ilk adımlarımızı attığımız ana baktığımda o kadar az şeyin farkında olduğumuzu görüyorum, o kadar içim eziliyor ki biz görüntüsüne anlatamam. Olsan anlar, doğru bulurdun bu dediğimi de derdim o değil, doğrusu derdimin ne olduğunu da tam bilemiyorum şu anda. Sanırım yazmam gerek. Birkaç gündür içimde kımıl kımıl kımıldanan duygudan kurtulmamın başka yolu olmadığına karar verdim. Konuşamıyorum seni, konuşmak da istemiyorum artık. Geride kalanların değerinden kuşku duyduğumdan değil de, her konu başlığını muhatabı ya da en doğrusu hayat yükünü artık adabınca yani bokuyla püsürüyle sırtlanmış, acısıyla tatlısıyla kabul ettiği yaşam kavgasını hakkıyla veren, asılsız yalanlara kanmayan kişilerle konuşmak daha anlamlı olduğundan sanırım. Daha da doğrusu benim ağzım senelerdir benzer lafları çiğnemiş olmaktan bıkkın belki. Kelimeler gelmiyor dudaklarıma, gelesi geleni de ben itiyorum geri yutuyorum, içimde kalıp ekşiyor onlar da işte… niye, çünkü hiçbir söz yeni değil artık. Hiçbir düşünce hiçbir duygu yeni değil, olmayacak. Biz neleri yaşadık yıllarca, birbirimizin ne hallerine tanıklık ettik... yan yana, omuz omuza nelere göğüs gerdik düşündükçe aklım duracak gibi oluyor. Sırf sıkıldık diye bir belediye otobüsüne atlayıp adını bile duymadığımız yerlere gidip sonra da ıpıssız ormanlarda bulunca kendimizi korkuya kapılıp birbirimize sığınıp dönmedik mi gerisin geri? Neler saçmaladık, neler yumurtladık, güldük ağladık… Her gittiğimiz yerde kendimizi bulmadık mı? Her kaçtığımızda gene kendimize dönmedik mi? Depresyon dedik mutluluk dedik sarhoşluk dedik yenilmişlik dedik ölüm dedik acı dedik aşk dedik mutluluk dedik korku dedik yalnızlık dedik uzaklık dedik adına yaşadıklarımızın ama özünde hepsini aslında kendi içimizde yaşamadık mı? Güç dedik özerim, güç nedir dedik tanımladık karşılıklı birbirimizi anlamadık mı? Şimdi geçmişime kazınmış olan şu gerçeklere bakıyorum da çok yanlış anlamışız birbirimizi gerçekten de... Ben sana sahip çıkamadım dostum doğru ama asıl gerçek de şu ki ben sana zaten sahip çıkamazdım... kimse kimseye sahip çıkamaz aslında. Kendimi aklamak için böyle söylemiyorum. Ben sana sahip çıkamadım doğru ama ömrünün son birkaç yılına bakınca görüyorum ki sen kimsenin sana sahip çıkmasını istemediğin gibi kendi hayatına sahip çıkmak niyetinde de değildin aslında. Ortada olan apaçık gerçek bu işte. Kimse kızmasın içerlemesin sözlerime, herkes seni istediği şekilde yaşatıyor anılarında zaten. Benim anılarım da kendime...
Ben artık öncelikle her gün aynaya baktığımda kendi suretimde görüyorum insan denen şeyin nasıl bir şey olduğunu: Bir yandan kusurlu, eksik, yanlış, yamuk yumuk, pis, iğrenç, bombok, zayıf bir yaratıkken karşımdaki öte yandan güçlü, öyle tatlı, öyle güzel, öyle şefkatli, öyle canlı ve neşeli ki... Yanlış olmasın kendimden herkes kadar nefret de ediyorum, taparcasına sevdiğim de oluyor... Kendi suretimi kaldır yerine herhangi birini koy fark etmez, malzememiz aynı bizim. İnsan denen şeyin ana malzemesi duygu ve düşünce bence. Et değil kemik değil… hücre değil, kimya değil, öyle olsaydı biz de doğadaki çeşitli türler gibi, ya da ancak onlar kadar yaşıyor olurduk ama değil, nedir bizi farklı kılan? Duygu ve düşüncelerimiz, sosyal hayvanlar oluşumuz en başta, değil mi? İnsan yüzünde kaç yüz tane kas var biliyordun, insan mimiklerinin kendini ve karşısındakini nice farklılaştırdığını biliyor olmalıydın, doktordun sen. Alanının en iyilerinden belki de bir numaralı doktoru olarak sen yapılması gereken ya da yapılmaması gereken o kadar çok şeyi biliyordun ki… Ama ne yaptın, ikimiz de biliyoruz olanı biteni… Yani dostum diyeceğim o ki yok ben sana sahip çıkmadım, çünkü çıkamazdım. Ben ancak kendime sahip çıkabilirim, herkes de bunu yapmakla yükümlüdür şu hayatta bana kalırsa… Karşımızdakine bundan gayrisini vaat etmek de büyük yalan konuşmak olur. Al bak bunlar senin sözlerin;
“Kül-çay'ım,
Herşey öyle zordu ki.. Birileri sürekli gidiyordu ve hayatımız giden insanlarla dolup taşıyordu. Oysa biz sevmiştik o gidenleri, biz sevdik ya, gitmez sanmıştık. Oysa yaşam temel olarak gidişlerden ibaret değil miydi. Kimi göremeyeceğimiz uzaklara, kimi bizi görmek istemeyecekleri uzaklara gittiler. Biz her gidene ağladık, hiç alışmadık gitmelere. Hep sandık ki hata bizde, bu kez aynı olmayacak, bu kez gitmeyecek, gittiler, bunu dediklerimiz de gitti. Gördük ki ne kalmış elimizde bir tek kendimiz... Ah Gülcay'ım, bilmez miyim gidişlerin acısını zannedersin. Sen değil ben değil kim daha iyi bilecek ki gidişlerin verdiği o sıkıntıyı. Biliyorum, canın acıyor, biliyorum, "Kahretsin", diyorsun, biliyorum, "Ben bir yerlerde hata yapmasam gitmezdi" diyorsun. Giderdi, Gülcay'ım, gidecek olana engel olmak ne mümkün. Yüreğinden bir parçayı da beraber götürse de o gidişler, ah be dostum, kökü bizde o yüreğin,
yine yetiştiririz yeni fidanlar el emeği göz nuru... Bilirim demesi kolay, geri kalan herşeyiyse çok zor, napalım ki, geri mi adım atalım, bir daha dokumayalım mı yüreğimizin yünlerine, öylece kalsın mı herşey bir mukavemet içinde, mutlu olur muyuz bu şekilde? Olabilecek olsak gidenlere üzülmezdik be Kül-çay'ım. Bırak tökezle, bırak içinde bir ateş canını yaksın, yaksın ki, külleri kalsın bir tek geriye, yaksın ki bizi doğru denileni değil doğru olanı yapmaktan vazgeçmeyelim. Kimin umrunda, senin doğruların diğer herkesten farklıysa, senin doğruların birilerine kovanına çomak sokuyorsa, sen biliyorsun ya, sen doğru olanı yaptın, bırak kendine öğretilen doğrulardan 1 mm sapamayan, konformizmi kendine gizli bir silah olarak kuşanmış, o uğruna ağladıklarımız düşünsün, derdim, ama onlar düşünemiyorlar merak etme....Motto'yu hatırlarsın.."My make-up may be fading, show must go on"... ve de edecek, merak etme, gitmeyeceği garantili yeterince kişi var çevrende, her ayağın tökezlediğinde senin için hazır bekliyor olacak, en az senin de hazır beklediğin gibi
Özer'in, bazen sabır küpün, bazen dert küpün...”
(17 haziran 2007)
Bunu aldığımda nilaylardaydım, hüngür hüngür ağlamıştım hatırlıyorum. Sonra neler oldu neler... Bir kere sen, o dediğin gidenlerden oldun...
Kendimizi, ait olduğumuz güruhu, olduğu gibi eksiğiyle fazlasıyla, doğrusuyla yanlışıyla kabul etmezsek edemezsek nice olur yaşamak. Nasıl bir işkence olur yaşamak? Olmadı işte değil mi?
Biliyorum zehir zemberek kelimeler akıyor parmak uçlarımdan şu ekrana, görüyorum, okuyorum bir yandan da… ama yapamam artık, üzgünüm kimseye hiçbir konuda yalan söyleyemem, kimse de kimseye yalan söylemesin, yeter... Hep bildiğim gibi yapıyorum, benim doğrularım diğer herkesten farklı gene, senin gidişin konusunda herkesin kovanına çomak soktum: kızıp bağırmakla, bir ağlayıp bir gülmekle, alkış tutmakla gidişine, hatta senin senelerdir yapmaya uğraştığın bir şeyi nihayet başardığını söyleyerek diğerlerini de alkış tutmaya davet etmekle tüm dostları en yumuşak karınlarından acımadan bıçakladım… dostluğa güvendim gene o karmaşada galiba, ama insanın kendinden başka güvenle tutunacak tek bir dalının dahi olmadığını o karmaşa azıcık durulunca gördüm belki de.
bir sene olacak sen gideli… ben evlendim, birkaç yıla kadar kucağımda yepyeni bir canı besleyip büyütmeyi düşünüyorum. Hayat akıyor hala, hepimiz öleceğiz günün birinde dünyanın en kaçınılmaz, en yıpratıcı ama en temel gerçeklerinden biri bu. Ölümü daha önce de yaşadık her birimiz, hepimiz biliyoruz kendimizce neler hissettirdiğini. Ben kendi adıma konuşabiliyorum bir tek. Kardeşimin ölümünde hiçbir suçum olmadığı halde uzunca zaman bir vicdan azabı çektim, benim yüzümden olmuş gibi geldi hep, bazen hala o duyguya kapıldığım oluyor. Sen konusunda vicdanımı dürten bir tek şey var. Bir gün senin evde oturmuş konuşuyorduk, o sıra sen konuşuyordun, konuyu tam olarak hatırlamıyorum ama hem sözlerinden hem de mimiklerinden genel olarak kuşkucu bir edayla, insanlara dünyaya aslında her şeye olan inançsızlığının oluk oluk aktığını hatırlıyorum. Artık o anda beni rahatsız eden tam neydi, hangi sözlerindi hatırlamıyorum ama ben de bezginlikle aşağı yukarı “Yeter artık ya!” deyip hayatın kimseye kıyak geçmediğini, herkesin payına düşeni yaşadığını, mutlu olanların mutlu olmak için çaba sarf ettiklerini söylemiştim sanırım. “Kimse kimseye yük olmasın,” demiştim bir de. O gün orada bakışlarında gördüğüm kızgınlığı hiçbir zaman dile getirmedin ama ikimizin kopuş anı belki de oydu diye düşünüyorum şimdi. İçim buruluyor düşündükçe, gene doğruydu söylediklerim ama bu kez de candan bir dostun kovanına çomak sokmuştum sanırım. Gene olsan gene aynı şeyi söylerdim doğrusu ama belki bu kez bir de o bakışlarında gördüğüm öfkeyi kusturana kadar seni rahat bırakmaz, kışkırtırdım. Keşke, bir tek bunu, keşke yapsaymışım…
Canına yandığımın dostları, şimdi kimi orada kimi burada, kimi yitmiş gitmiş, kimi eksilmiş bir türlü tamamlanamamış, tamamlanmamış ya da…
Senelerin bir senesi bu koca şehre yan yana geldiğim güzel dost, bu yazı temelde sana ithaf edilecek sanırım. Bir gönül borcu, bir vicdan muhasebesi, bir gereksiz ayrıntı belki, sen gittikten sonra ne olduğunun da o kadar anlamı yok ya. Bir sene olacak neredeyse… Tadı buruk tüm bu kelimelerin, kafamın içinde dura dura ekşimiş, kokmuş, turşuya dönmüş düşünceler sanki hepsi, sana duyduğum öfke, kızgınlığım, evirip çevirip bir türlü saygıya değer bulamadığım o en son kararın… hepsi ayrı ayrı birer tartışma ya da konuşma konusu olabilir ama konuşmanın da artık eski işlevini yerine getirmediği gibi bir inanca sahibim sanırım. Hem muhatabı kim ki bu konuşmaların? Sen. Ama sen yoksun. O zaman seni kalkıp kimlere anlatayım, nasıl anlatayım, ne diyeyim? Hangi bir dostumla gözgöze dizdize dursam aklıma düşüyorsun. Rüyalarımda sıkça seni kovalıyorum, evinde, o hüzünlü evinde dolaşıyorum ve gariptir sen hep gerçekliğin kendisinde nasıl var olmuşsan rüyalarımda da öyle varsın. Kardeşimi gördüğümde genelde ölmüş olduğunu bilmiyorum mesela, uyanınca rüyaydı diye üzülüyorum hep ama seni gördüğümde sen hep sensin. Her şey olduğu gibi, üzgünsün gittiğin için çoğu zaman, pişmansın, buruksun, bazen farkında değilsin artık var olmadığının, ben hatırlatıyorum sana olanı biteni… Seninle kaybolup gitmiş olan o kadar çok şey var ki... Dostluğa olan inancımı böylesine kökünden sarsmış olmakla suçluyorum seni belki evet.
Hani biz kopmazdık, parçalanmazdık, aşklar biter dostluklar bitmezdi falan? Bu hikâyelerle senelerce birbirimizi kandırdık demek ki biz. Niye? İhtiyacımız mı vardı buna? Yoo, tek ihtiyaç duyduğumuz şey karşılıklı ama bir yandan da karşılıksız sevgimizdi bence. Tuhaf bir paradoks gibi evet ama tam olarak da böyle. Belki son görüşmemizdeydi tam hatırlayamıyorum, aşkın tanımını yapmamı istemiştin benden, nasıl bir aşkla yaptıysam o tanımı kırgın bakışlarla sorgularcasına bakmıştın yüzüme, hani "neden benim varlığıma bu anlattığın şekilde temas etmedin?" dercesine sanki, yoksa açıkça sormuş muydun, yanımızdakilere sormak lazım belki…
Ah be güzelim, canımın içi özerim, sana hala hiddetle söyleniyorum içten içe hatırladıkça yalan yok bende artık... nefretle, öfkeyle bağırasım geliyor inan. Yalan diyorum, koca bir yalandı hepsi, huzur vermiyorum-veremiyorum anına bir türlü, veresim gelmiyor, içim o kadar buruluyor, o kadar eziliyor ki kimseye anlatamam sanırım. Bazen kendi kendimi suçluyorum durduk yere, bir dostuma sahip çıkamadım diye...
Soruyorum: Bu dostuma sahip çıkamadım mı ben?
İki köylü kalkıp Giresun’dan İstanbul’a geldik biz. Savaşa hazırlandık hem de, neyimize güvendiysek! Gönlümüzde doyurulması güç açlıklar, giderilmesi şart meraklar, dört bir yana saçılmış ilgi başlıkları… daha neler neler? Köylü diyorum çünkü şöyle bir dönüp de bu şehre ilk adımlarımızı attığımız ana baktığımda o kadar az şeyin farkında olduğumuzu görüyorum, o kadar içim eziliyor ki biz görüntüsüne anlatamam. Olsan anlar, doğru bulurdun bu dediğimi de derdim o değil, doğrusu derdimin ne olduğunu da tam bilemiyorum şu anda. Sanırım yazmam gerek. Birkaç gündür içimde kımıl kımıl kımıldanan duygudan kurtulmamın başka yolu olmadığına karar verdim. Konuşamıyorum seni, konuşmak da istemiyorum artık. Geride kalanların değerinden kuşku duyduğumdan değil de, her konu başlığını muhatabı ya da en doğrusu hayat yükünü artık adabınca yani bokuyla püsürüyle sırtlanmış, acısıyla tatlısıyla kabul ettiği yaşam kavgasını hakkıyla veren, asılsız yalanlara kanmayan kişilerle konuşmak daha anlamlı olduğundan sanırım. Daha da doğrusu benim ağzım senelerdir benzer lafları çiğnemiş olmaktan bıkkın belki. Kelimeler gelmiyor dudaklarıma, gelesi geleni de ben itiyorum geri yutuyorum, içimde kalıp ekşiyor onlar da işte… niye, çünkü hiçbir söz yeni değil artık. Hiçbir düşünce hiçbir duygu yeni değil, olmayacak. Biz neleri yaşadık yıllarca, birbirimizin ne hallerine tanıklık ettik... yan yana, omuz omuza nelere göğüs gerdik düşündükçe aklım duracak gibi oluyor. Sırf sıkıldık diye bir belediye otobüsüne atlayıp adını bile duymadığımız yerlere gidip sonra da ıpıssız ormanlarda bulunca kendimizi korkuya kapılıp birbirimize sığınıp dönmedik mi gerisin geri? Neler saçmaladık, neler yumurtladık, güldük ağladık… Her gittiğimiz yerde kendimizi bulmadık mı? Her kaçtığımızda gene kendimize dönmedik mi? Depresyon dedik mutluluk dedik sarhoşluk dedik yenilmişlik dedik ölüm dedik acı dedik aşk dedik mutluluk dedik korku dedik yalnızlık dedik uzaklık dedik adına yaşadıklarımızın ama özünde hepsini aslında kendi içimizde yaşamadık mı? Güç dedik özerim, güç nedir dedik tanımladık karşılıklı birbirimizi anlamadık mı? Şimdi geçmişime kazınmış olan şu gerçeklere bakıyorum da çok yanlış anlamışız birbirimizi gerçekten de... Ben sana sahip çıkamadım dostum doğru ama asıl gerçek de şu ki ben sana zaten sahip çıkamazdım... kimse kimseye sahip çıkamaz aslında. Kendimi aklamak için böyle söylemiyorum. Ben sana sahip çıkamadım doğru ama ömrünün son birkaç yılına bakınca görüyorum ki sen kimsenin sana sahip çıkmasını istemediğin gibi kendi hayatına sahip çıkmak niyetinde de değildin aslında. Ortada olan apaçık gerçek bu işte. Kimse kızmasın içerlemesin sözlerime, herkes seni istediği şekilde yaşatıyor anılarında zaten. Benim anılarım da kendime...
Ben artık öncelikle her gün aynaya baktığımda kendi suretimde görüyorum insan denen şeyin nasıl bir şey olduğunu: Bir yandan kusurlu, eksik, yanlış, yamuk yumuk, pis, iğrenç, bombok, zayıf bir yaratıkken karşımdaki öte yandan güçlü, öyle tatlı, öyle güzel, öyle şefkatli, öyle canlı ve neşeli ki... Yanlış olmasın kendimden herkes kadar nefret de ediyorum, taparcasına sevdiğim de oluyor... Kendi suretimi kaldır yerine herhangi birini koy fark etmez, malzememiz aynı bizim. İnsan denen şeyin ana malzemesi duygu ve düşünce bence. Et değil kemik değil… hücre değil, kimya değil, öyle olsaydı biz de doğadaki çeşitli türler gibi, ya da ancak onlar kadar yaşıyor olurduk ama değil, nedir bizi farklı kılan? Duygu ve düşüncelerimiz, sosyal hayvanlar oluşumuz en başta, değil mi? İnsan yüzünde kaç yüz tane kas var biliyordun, insan mimiklerinin kendini ve karşısındakini nice farklılaştırdığını biliyor olmalıydın, doktordun sen. Alanının en iyilerinden belki de bir numaralı doktoru olarak sen yapılması gereken ya da yapılmaması gereken o kadar çok şeyi biliyordun ki… Ama ne yaptın, ikimiz de biliyoruz olanı biteni… Yani dostum diyeceğim o ki yok ben sana sahip çıkmadım, çünkü çıkamazdım. Ben ancak kendime sahip çıkabilirim, herkes de bunu yapmakla yükümlüdür şu hayatta bana kalırsa… Karşımızdakine bundan gayrisini vaat etmek de büyük yalan konuşmak olur. Al bak bunlar senin sözlerin;
“Kül-çay'ım,
Herşey öyle zordu ki.. Birileri sürekli gidiyordu ve hayatımız giden insanlarla dolup taşıyordu. Oysa biz sevmiştik o gidenleri, biz sevdik ya, gitmez sanmıştık. Oysa yaşam temel olarak gidişlerden ibaret değil miydi. Kimi göremeyeceğimiz uzaklara, kimi bizi görmek istemeyecekleri uzaklara gittiler. Biz her gidene ağladık, hiç alışmadık gitmelere. Hep sandık ki hata bizde, bu kez aynı olmayacak, bu kez gitmeyecek, gittiler, bunu dediklerimiz de gitti. Gördük ki ne kalmış elimizde bir tek kendimiz... Ah Gülcay'ım, bilmez miyim gidişlerin acısını zannedersin. Sen değil ben değil kim daha iyi bilecek ki gidişlerin verdiği o sıkıntıyı. Biliyorum, canın acıyor, biliyorum, "Kahretsin", diyorsun, biliyorum, "Ben bir yerlerde hata yapmasam gitmezdi" diyorsun. Giderdi, Gülcay'ım, gidecek olana engel olmak ne mümkün. Yüreğinden bir parçayı da beraber götürse de o gidişler, ah be dostum, kökü bizde o yüreğin,
yine yetiştiririz yeni fidanlar el emeği göz nuru... Bilirim demesi kolay, geri kalan herşeyiyse çok zor, napalım ki, geri mi adım atalım, bir daha dokumayalım mı yüreğimizin yünlerine, öylece kalsın mı herşey bir mukavemet içinde, mutlu olur muyuz bu şekilde? Olabilecek olsak gidenlere üzülmezdik be Kül-çay'ım. Bırak tökezle, bırak içinde bir ateş canını yaksın, yaksın ki, külleri kalsın bir tek geriye, yaksın ki bizi doğru denileni değil doğru olanı yapmaktan vazgeçmeyelim. Kimin umrunda, senin doğruların diğer herkesten farklıysa, senin doğruların birilerine kovanına çomak sokuyorsa, sen biliyorsun ya, sen doğru olanı yaptın, bırak kendine öğretilen doğrulardan 1 mm sapamayan, konformizmi kendine gizli bir silah olarak kuşanmış, o uğruna ağladıklarımız düşünsün, derdim, ama onlar düşünemiyorlar merak etme....Motto'yu hatırlarsın.."My make-up may be fading, show must go on"... ve de edecek, merak etme, gitmeyeceği garantili yeterince kişi var çevrende, her ayağın tökezlediğinde senin için hazır bekliyor olacak, en az senin de hazır beklediğin gibi
Özer'in, bazen sabır küpün, bazen dert küpün...”
(17 haziran 2007)
Bunu aldığımda nilaylardaydım, hüngür hüngür ağlamıştım hatırlıyorum. Sonra neler oldu neler... Bir kere sen, o dediğin gidenlerden oldun...
Kendimizi, ait olduğumuz güruhu, olduğu gibi eksiğiyle fazlasıyla, doğrusuyla yanlışıyla kabul etmezsek edemezsek nice olur yaşamak. Nasıl bir işkence olur yaşamak? Olmadı işte değil mi?
Biliyorum zehir zemberek kelimeler akıyor parmak uçlarımdan şu ekrana, görüyorum, okuyorum bir yandan da… ama yapamam artık, üzgünüm kimseye hiçbir konuda yalan söyleyemem, kimse de kimseye yalan söylemesin, yeter... Hep bildiğim gibi yapıyorum, benim doğrularım diğer herkesten farklı gene, senin gidişin konusunda herkesin kovanına çomak soktum: kızıp bağırmakla, bir ağlayıp bir gülmekle, alkış tutmakla gidişine, hatta senin senelerdir yapmaya uğraştığın bir şeyi nihayet başardığını söyleyerek diğerlerini de alkış tutmaya davet etmekle tüm dostları en yumuşak karınlarından acımadan bıçakladım… dostluğa güvendim gene o karmaşada galiba, ama insanın kendinden başka güvenle tutunacak tek bir dalının dahi olmadığını o karmaşa azıcık durulunca gördüm belki de.
bir sene olacak sen gideli… ben evlendim, birkaç yıla kadar kucağımda yepyeni bir canı besleyip büyütmeyi düşünüyorum. Hayat akıyor hala, hepimiz öleceğiz günün birinde dünyanın en kaçınılmaz, en yıpratıcı ama en temel gerçeklerinden biri bu. Ölümü daha önce de yaşadık her birimiz, hepimiz biliyoruz kendimizce neler hissettirdiğini. Ben kendi adıma konuşabiliyorum bir tek. Kardeşimin ölümünde hiçbir suçum olmadığı halde uzunca zaman bir vicdan azabı çektim, benim yüzümden olmuş gibi geldi hep, bazen hala o duyguya kapıldığım oluyor. Sen konusunda vicdanımı dürten bir tek şey var. Bir gün senin evde oturmuş konuşuyorduk, o sıra sen konuşuyordun, konuyu tam olarak hatırlamıyorum ama hem sözlerinden hem de mimiklerinden genel olarak kuşkucu bir edayla, insanlara dünyaya aslında her şeye olan inançsızlığının oluk oluk aktığını hatırlıyorum. Artık o anda beni rahatsız eden tam neydi, hangi sözlerindi hatırlamıyorum ama ben de bezginlikle aşağı yukarı “Yeter artık ya!” deyip hayatın kimseye kıyak geçmediğini, herkesin payına düşeni yaşadığını, mutlu olanların mutlu olmak için çaba sarf ettiklerini söylemiştim sanırım. “Kimse kimseye yük olmasın,” demiştim bir de. O gün orada bakışlarında gördüğüm kızgınlığı hiçbir zaman dile getirmedin ama ikimizin kopuş anı belki de oydu diye düşünüyorum şimdi. İçim buruluyor düşündükçe, gene doğruydu söylediklerim ama bu kez de candan bir dostun kovanına çomak sokmuştum sanırım. Gene olsan gene aynı şeyi söylerdim doğrusu ama belki bu kez bir de o bakışlarında gördüğüm öfkeyi kusturana kadar seni rahat bırakmaz, kışkırtırdım. Keşke, bir tek bunu, keşke yapsaymışım…
Thursday, October 30, 2008
yine mi çiçek?
aşk
bir bahçe
içimde yeşeren
kokularla beslenen
bahçenin orta yerinde bir çiçek
beslemeye ne gerek?
kendinde bir gerçek
ehe kafiye yaptım demek???
bir bahçe
içimde yeşeren
kokularla beslenen
bahçenin orta yerinde bir çiçek
beslemeye ne gerek?
kendinde bir gerçek
ehe kafiye yaptım demek???
wholesale
başka bir düşten düşmüş gibi
hep uzaklara dalan
sen
bir vardın bir yok
varlıkta yokluğunu tadın
ca
nım
yak
tın
thou
to
you
du
sen
ah sen...
senden sana dönen sen
bana sende yer bulamayan beni n'apsın?
bende-i senken ben
sendeki benden nasıl kopsun?
hep uzaklara dalan
sen
bir vardın bir yok
varlıkta yokluğunu tadın
ca
nım
yak
tın
thou
to
you
du
sen
ah sen...
senden sana dönen sen
bana sende yer bulamayan beni n'apsın?
bende-i senken ben
sendeki benden nasıl kopsun?
Monday, April 7, 2008
entropi
neşeli olmak enerji istiyor, neşe saçmak etrafa, ciddi anlamda enerji gerektiren bir şey bence.
sıkıntılı ve nemrut bir ruh haliyse mevcut tüm enerjileri soğurup yok etme potansiyeli olan bir durum. niye diyorum bunu, diyorum işte. ben artık aklıma geleni diyorum aklıma geldiği yerde, hiç utanmadan sıkılmadan saklamadan, doğrudan deyiveriyorum. niye? çünkü bunu seçiyorum. madem hepimiz seçim yapabiliyoruz, hatta şöyle diyeyim yıllardır savunduk durduk yalan mı, hayat seçtiklerimizdir diye? kendi yolumuzu kendimiz belirleriz, biz seçeriz diye... nerelere geldik seçe seçe bir bakalım. yok bakmayalım veya. herkes kendi baksın, bakıyor zaten.
ben diyorum ki neşeli olmak, kafanın içinden geçenleri pozitif mecralara doğru sürmek, yakınındaki insanların da yüklerini sırtlanmak... bunlar enerji gerektiren şeyler. ciddi çabalar bunlar. çabalarsın çabalarsın ama sonra öyle bir şey yaparsın ki her çaban yalan olur. o olmaz. öyle olmaz. böyle hiç olmaz. kabul edilmez. affedilmez. olmaz. olmazsın o zaman.
hepimizin yorgun düştüğü yerler var. bittiğimiz yerler. tükendiğimiz yerler... sonra.
sıkıntılı ve nemrut bir ruh haliyse mevcut tüm enerjileri soğurup yok etme potansiyeli olan bir durum. niye diyorum bunu, diyorum işte. ben artık aklıma geleni diyorum aklıma geldiği yerde, hiç utanmadan sıkılmadan saklamadan, doğrudan deyiveriyorum. niye? çünkü bunu seçiyorum. madem hepimiz seçim yapabiliyoruz, hatta şöyle diyeyim yıllardır savunduk durduk yalan mı, hayat seçtiklerimizdir diye? kendi yolumuzu kendimiz belirleriz, biz seçeriz diye... nerelere geldik seçe seçe bir bakalım. yok bakmayalım veya. herkes kendi baksın, bakıyor zaten.
ben diyorum ki neşeli olmak, kafanın içinden geçenleri pozitif mecralara doğru sürmek, yakınındaki insanların da yüklerini sırtlanmak... bunlar enerji gerektiren şeyler. ciddi çabalar bunlar. çabalarsın çabalarsın ama sonra öyle bir şey yaparsın ki her çaban yalan olur. o olmaz. öyle olmaz. böyle hiç olmaz. kabul edilmez. affedilmez. olmaz. olmazsın o zaman.
hepimizin yorgun düştüğü yerler var. bittiğimiz yerler. tükendiğimiz yerler... sonra.
Saturday, March 29, 2008
şizofren teyzenin korku dolu öyküleri
vay dedim hemen, biz buralara gelmeyeli blogger'ın içine çevirmen kaçmış, türkçe konuşuyor çocuk artık... varsın konuşsun bakalım. ne oluyorsa sanki konuşunca. kaptırıvermiştik biz oysa ingilizceye felan, gidiyorduk öyle?
başlığı maşlığı yok kardeşim bu bloğun, ne başlığı? başlık ne?
kafamı bozuyor şu anda hep bir şeyler. nie? nie diyorum? ha nie?
nieeeeeeyyyyyyyytt!
nihahahaaayyyhahayyyyt ya da!
ve kadın baltayı eline alıp kendisine ilgi göstermeyen kocasını oracıkta paramparça eder, sobanın üstüne attığı bir ızgarada pişirdiği adamın kaba etlerini sokak hayvancıklarına yedirir. hayvanlar kış ortasında günlerdir aç bilaç gezinmekten bir deri bir kemik kalmış, dişlerini nasıl kullanacaklarını neredeyse unutmuş bir halde önlerine konulan leziz ve taptaze eti afiyetle yer, böylece kadının kocasının alışılmadık yokluğunun neticesinde açılacak soruşturmada polisin karşısına çıkabilecek herhangi her delili de ortadan kaldırmış olurlar.
aradan üç beş gün geçer, kadın sessiz evde bir eksikliğin olduğunun farkındadır ama eksikliğin neden kaynaklandığını tam olarak çıkaramaz önceleri. nedir o eksik olan? tuvalet kağıdı mı bitmiştir? yoksa pirinci tükenmiş, oysa onun pilav yapası mı gelmiştir? en son evde yeterince tereyağının olmadığına karar vererek markete gitmek için hazırlanmaya koyulur. market yolunda bir sokak kedisinin peşinden hiç ayrılmadığını fark eder, hayvan bacaklarına sürünmekte, kadının durumu anlamak için duraladığı yerlerde kedi onun bacaklarına sürtünüp etrafında gezinerek sekiz yapmaktadır.
sonunda markete varır. tereyağını alır ve evine döner..
işte böyle sayın okur. ne demişler onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetineeeee.... uyumayın
korkmayın kaçmayın durmayın yürüyün sayın okurlar, yürüyün.
ehe. bu ne yaa?
başlığı maşlığı yok kardeşim bu bloğun, ne başlığı? başlık ne?
kafamı bozuyor şu anda hep bir şeyler. nie? nie diyorum? ha nie?
nieeeeeeyyyyyyyytt!
nihahahaaayyyhahayyyyt ya da!
ve kadın baltayı eline alıp kendisine ilgi göstermeyen kocasını oracıkta paramparça eder, sobanın üstüne attığı bir ızgarada pişirdiği adamın kaba etlerini sokak hayvancıklarına yedirir. hayvanlar kış ortasında günlerdir aç bilaç gezinmekten bir deri bir kemik kalmış, dişlerini nasıl kullanacaklarını neredeyse unutmuş bir halde önlerine konulan leziz ve taptaze eti afiyetle yer, böylece kadının kocasının alışılmadık yokluğunun neticesinde açılacak soruşturmada polisin karşısına çıkabilecek herhangi her delili de ortadan kaldırmış olurlar.
aradan üç beş gün geçer, kadın sessiz evde bir eksikliğin olduğunun farkındadır ama eksikliğin neden kaynaklandığını tam olarak çıkaramaz önceleri. nedir o eksik olan? tuvalet kağıdı mı bitmiştir? yoksa pirinci tükenmiş, oysa onun pilav yapası mı gelmiştir? en son evde yeterince tereyağının olmadığına karar vererek markete gitmek için hazırlanmaya koyulur. market yolunda bir sokak kedisinin peşinden hiç ayrılmadığını fark eder, hayvan bacaklarına sürünmekte, kadının durumu anlamak için duraladığı yerlerde kedi onun bacaklarına sürtünüp etrafında gezinerek sekiz yapmaktadır.
sonunda markete varır. tereyağını alır ve evine döner..
işte böyle sayın okur. ne demişler onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetineeeee.... uyumayın
korkmayın kaçmayın durmayın yürüyün sayın okurlar, yürüyün.
ehe. bu ne yaa?
Saturday, June 9, 2007
ÖLÜLER DEFTERİ 1
...duygularım, kelimelerin sıfat olarak taşıyamayacakları kadar yoğunlar artık. onları gözlerimden dinleyin. kelimeler ancak sıralı düşünceleri taşıyabiliyor...
Bugün, an itibariyle artık on haziran... az önce annem fevziamcanın öldüğünü haber verdi. gün görmeden gitti dedi. çok sıkıntı çekti anlamında. gerçekten çok sıkıntı çekti adam. hiç gün görmedi. bu fevziamcam istanbula hiç gelmedi. hatta doğu karadeniz bölgesinden çok da çıkmadı sanırım. bildiğim kadarıyla. bizim köyde yaşayan, anne tarafından dedemin (ya da annemin dedesinin) kardeşinin oğlu olan bir amcamız oldu. her yaz tatilinde yanına gittiğimizde köyde ve yaylada inek güden, kışın köyevinin kışlık işini yapan tam bir karadeniz adamı. onun çocukluğunda on küsür erkek çocuğun ve sayısını benim bilmediğim (galiba dört) kızın diğer aile büyükleriyle beraber yaşadığı bir köy evinden geriye köyde yaşamaya devam etmek üzere orada kalan, diğer on kardeşin kimi mühendis kimi doktor kimi mimar ama her biri okul okuyup "büyük adam" olmuşken ilkokuldan gayrısını okumayan, kardeşlerini okutmaktan kendisi okuyacak zamanı bulamayan, ama hayatının yetişkinlik evrelerinde hem kendiliğinden ezik olan hem de diğerlerince daha da ezilen tek adam. onun öyle eskisi gibi babasınınki kadar davarı filan yoktu. ama vardı üç beş ineği. hatta iki yıl önceki son gidişimde bir de buzağıları olmuştu: belimde peştemalım, daha ayağa kalkamamış olan buzağının yanında resim çektirmiştim sabahleyin. sabahları fevziamcanın karısı emineyengenin sağdığı kaynatılmış taze sütten içer, o güzelim peynirin, mısır ekmeğinin tadına varır, sonra da şöyle köyün yukarılarına doğru orman içre yürüyüşe çıkardık biz kentten gelenler. yolda fevziamcayı gene sırtında sepeti, ya odun dolu, ya mısır dolu, ne dolu olurdu hatırlamıyorum aslında, fevziamca sürekli o sepetle gezinirdi, hep yapacak işleri vardı, evin adamıydı, köyün de sayısı az olan adamlarındandı, hep yollarda denkleşirdi bizimle, ayaküstü iki çift laf konuşur ama durmaz, yolda yürürken söyler söyleyeceğini, sonra işine giderdi. gün boyu süt satılır peynir tereyağı yapılır, ahırda, bahçede, tarlada, evin inşaat halindeki yerlerinde sürekli çalışılırdı... akşam fevziamca eve yorgun argın gelirdi. biz yılın on iki ayını başka bir yerlerde kentte geçirip yaz tatilinde memlekete giden ve onun da çok çok üç beş gününü köyde ya da yaylada geçiren insanlardık akrabalardık onun için. çok sever önemserdi. fevziamcaysa o köyde sabahın belki beşinden altısından akşamın sekizine kadar filien çalışırdı. ırgat gibi çalıştı aslında. ömrünü sürekli bir hareket halinde yaşadı. akşam geldiğinde sofraya oturduğunu ve deliler gibi yemek yediğini hatırlıyorum onun hep. tabaklarca yemek yerdi. doymazdı sanki bir türlü. hani lokmasını saydığımdan değil de çok yerdi yani. önceleri şaşırırdım ama sonra gün boyu yaptığı işleri gördüm de anladım. adamın benliğinin içinde girmiş olduğu beden kabı sürekli enerji yakıyordu, yemesi lazımdı fevziamcanın, hem de herkesten çok yemesi lazımdı. yerdi o yüzden de. yemekten sonra yaptığı ikinci en önemli şey uyumaktı. fevziamcayla akşamları aile meclisi olarak (ki hakkaten meclis gibi olurdu: halalar, dayılar, uzaktan yakından amcalar, yengeler, bunların benim boyumca çocukları ve çocuklarının çocukları ve komşuları ve onların da çocukları, hepsi akraba, aynı akşamda evde aşağı yukarı yirmi kişiden bahsediyoruz, bizim yani şehirden gelenlerin varlığına hürmet oraya gelmiş olan insanlar) evde görüştüğümüz yarım saat ila bir saatte fevzi amca sürekli yemek yer, sonrasında da uyurdu... sabah kaldığı yerden çalışmaya devam ederdi sonra. böyle bir adamdı fevzi amca. içinde bulunduğu şartlarda değerlendirildiğinde sapasağlam da bir adamdı yanlış olmasın. güzel insandı vesselam, diyorum. içinde bulunduğu kabı iyi idare eden bir adam. ama annem haklıydı, adam gün görmedi. ne bileyim bizim durmadan yücelttiğimiz bazı değerlerden hiç haberi yoktu mesela. barışın, özgürlüğün, kişisel alanların, alkolün, uyuşturucunun, cinselliğin, ilişkilerin, toplumsal mekanizmaların, siyasetin falan bunların çoğuna ayıracak, şöyle dönüp bakacak, üzerine düşünecek zamanı dahi olmadı. gözü hep doğayla meşguldü, sürekli gidiyordu yani. en son toramanın (kendisi evin emektar kangal kırması olup fevziamcanın babası palaemicenin ölümüne tanık olmuş, köyün diğer köpeklerinin hemen hepsiyle öyle ya da böyle akrabalık bağı olan on sekiz yaşında ölmüş şahsiyet sahibi bir karakterdi o da) ölümünü anlatmıştı bana uzun uzun onu hatırlıyorum, odun yarıyordu bahçede kışın gitmiştik bu kez, ben de rutubetli, bulanık ama sonsuz temiz havayı tatmak için yanında durmuştum da normalden fazla konuşmuştu biraz. toraman yaşlılıktan yediğini içtiğini seçemez olmuş, nerden bulduysa bir öküz kemiğini yerken kemik alt çenesine saplanmış, kimseye elletmemiş (dedik ya karakter sahibiydi diye) o da orada kalıp iltihaplanmış, en son artık dayanamayacağı noktada fevziamcama ağzını açmış, ama artık yapacak pek bir şey yokmuş, asıl merhamet onu öldürmek olacağından fevziamcam ağlayarak asmış on sekiz yıl kendisine yoldaş olan sadık köpeğini. hayvanseverler duyacak olsa kıyamet kopar ama ölüm bazen gerçekten de kurtuluş oluyor. çağın hastalığı kanser aldı fevziamcayı da terkisine aldığından biraz kurtuluş oldu onunki de, nihayetinde kendi zamanını doldurdu ve gitti.
anneme "gelenin işi gitmek anne" dedim... yol için hangi araca bindiğimizin bir önemi yok. gariptir cihanın ölümünden sonra ölüm "ölüm" olarak kafamdaki yerini sapasağlam aldı. hiçbir soru işareti yok neredeyse. her akşam ölüyor her sabah yeniden diriliyorum sanki. her akşam yatağıma uzandığımda ölüm geliyor. sonra ben gidiyorum. ben geliyorum. ölümse gidiyor. gelenin işi gitmek...
bir tek geride kalanın işi çok. kendi yükünü sırtlanmak. bir hayat yükünü taşımak. geçmişini taşımak. çevrendekileri taşımak. ilişkilerin aracılığıyla edindiğin paylaşımları, dolayısıyla sevdiklerini taşımak. ama bir de eksilenlerin, gidenlerin yükünü taşımak. varlık yükü ağır. varolmak ciddi bir iş yani. varetmek bir başkasını. aile bireyleriyle akrabalarla olanlar hazır gelen ilişkiler, ya da içine düşülen bir ilişkiler ağı. ama insanın kendi kendine varettiği ilişkiler var bir de, ya da yokettikleri, mesela hani küstüğün ve görüşmediğin bir arkadaşın. diyelim eski sevgilin. görüşmüyorsun. oysa öncesinde onu varetmek için deli gibi uğraşıyorsun.
nasıl iş kardeşim? oyun mu oynuyorsun hayatla? (şimdi bu araya girme ihtiyacı duyuyor bu ateşbaz insanı: Bu hafta biri daha öldü aslında... aslında kafamda yarattığım bir imge olsa da ölen, fahri ölümü fani ölümü kadar acı verdi, veriyor gene de. adı artık yerde gizli olan "sen" çok incindim "sen" yüzünden. arada bir paramparça yağıyorum, gözyaşı olarak dünyaya. acısı bir yerlerden çıkar onu da biliyorum, hani evrende bir kelebek kanat çırpsa anaforlar olur ya aynı evrenin bir başka ucunda, o hesap. "sen" bir başka "ben"le "biz" olduğunda, "biz"de "sen" ve "ben" olanların "sen"ini öldürdün aslında. böylelikle beni de duygularımı da yarım bıraktın. her şeye ve herkese öyle muamele ediyorsun. işte asıl dert olan bu. yazık.)
neyse cihanın ölümünün üzerinden de yedi yıl geçmiş olacak beş gün sonra. hep görüyorum. içimde taşımaya uğraşıyorum. sevdiklerimi ve kendimi içimde varetmeye, hayatı bir bütün olarak doğru yaşamaya, kendime saygımı ve sevgimi yitirmeden, kendimi ve kendi alanımı koruyarak ama kimsenin öznel alanına da saygısızlık etmeden... gerisi yalan. yani dünya yalan oraya bağlayacaktım mevzuyu. içeride gerçek olan.
fevziamca da gitti işte, dönüp içine çok uzun uzadıya bakmaya fırsat bulamadan, dediğim gibi güzel ve düzgün bir köy adamı olarak yaşadı ve gitti.
çok güzel yerde yaşadı gerçi... rahmetler olsun.
anneme "gelenin işi gitmek anne" dedim... yol için hangi araca bindiğimizin bir önemi yok. gariptir cihanın ölümünden sonra ölüm "ölüm" olarak kafamdaki yerini sapasağlam aldı. hiçbir soru işareti yok neredeyse. her akşam ölüyor her sabah yeniden diriliyorum sanki. her akşam yatağıma uzandığımda ölüm geliyor. sonra ben gidiyorum. ben geliyorum. ölümse gidiyor. gelenin işi gitmek...
bir tek geride kalanın işi çok. kendi yükünü sırtlanmak. bir hayat yükünü taşımak. geçmişini taşımak. çevrendekileri taşımak. ilişkilerin aracılığıyla edindiğin paylaşımları, dolayısıyla sevdiklerini taşımak. ama bir de eksilenlerin, gidenlerin yükünü taşımak. varlık yükü ağır. varolmak ciddi bir iş yani. varetmek bir başkasını. aile bireyleriyle akrabalarla olanlar hazır gelen ilişkiler, ya da içine düşülen bir ilişkiler ağı. ama insanın kendi kendine varettiği ilişkiler var bir de, ya da yokettikleri, mesela hani küstüğün ve görüşmediğin bir arkadaşın. diyelim eski sevgilin. görüşmüyorsun. oysa öncesinde onu varetmek için deli gibi uğraşıyorsun.
nasıl iş kardeşim? oyun mu oynuyorsun hayatla? (şimdi bu araya girme ihtiyacı duyuyor bu ateşbaz insanı: Bu hafta biri daha öldü aslında... aslında kafamda yarattığım bir imge olsa da ölen, fahri ölümü fani ölümü kadar acı verdi, veriyor gene de. adı artık yerde gizli olan "sen" çok incindim "sen" yüzünden. arada bir paramparça yağıyorum, gözyaşı olarak dünyaya. acısı bir yerlerden çıkar onu da biliyorum, hani evrende bir kelebek kanat çırpsa anaforlar olur ya aynı evrenin bir başka ucunda, o hesap. "sen" bir başka "ben"le "biz" olduğunda, "biz"de "sen" ve "ben" olanların "sen"ini öldürdün aslında. böylelikle beni de duygularımı da yarım bıraktın. her şeye ve herkese öyle muamele ediyorsun. işte asıl dert olan bu. yazık.)
neyse cihanın ölümünün üzerinden de yedi yıl geçmiş olacak beş gün sonra. hep görüyorum. içimde taşımaya uğraşıyorum. sevdiklerimi ve kendimi içimde varetmeye, hayatı bir bütün olarak doğru yaşamaya, kendime saygımı ve sevgimi yitirmeden, kendimi ve kendi alanımı koruyarak ama kimsenin öznel alanına da saygısızlık etmeden... gerisi yalan. yani dünya yalan oraya bağlayacaktım mevzuyu. içeride gerçek olan.
fevziamca da gitti işte, dönüp içine çok uzun uzadıya bakmaya fırsat bulamadan, dediğim gibi güzel ve düzgün bir köy adamı olarak yaşadı ve gitti.
çok güzel yerde yaşadı gerçi... rahmetler olsun.
Subscribe to:
Posts (Atom)