Ey gidi dost… ya da ey gidi dostlar.
Canına yandığımın dostları, şimdi kimi orada kimi burada, kimi yitmiş gitmiş, kimi eksilmiş bir türlü tamamlanamamış, tamamlanmamış ya da…
Senelerin bir senesi bu koca şehre yan yana geldiğim güzel dost, bu yazı temelde sana ithaf edilecek sanırım. Bir gönül borcu, bir vicdan muhasebesi, bir gereksiz ayrıntı belki, sen gittikten sonra ne olduğunun da o kadar anlamı yok ya. Bir sene olacak neredeyse… Tadı buruk tüm bu kelimelerin, kafamın içinde dura dura ekşimiş, kokmuş, turşuya dönmüş düşünceler sanki hepsi, sana duyduğum öfke, kızgınlığım, evirip çevirip bir türlü saygıya değer bulamadığım o en son kararın… hepsi ayrı ayrı birer tartışma ya da konuşma konusu olabilir ama konuşmanın da artık eski işlevini yerine getirmediği gibi bir inanca sahibim sanırım. Hem muhatabı kim ki bu konuşmaların? Sen. Ama sen yoksun. O zaman seni kalkıp kimlere anlatayım, nasıl anlatayım, ne diyeyim? Hangi bir dostumla gözgöze dizdize dursam aklıma düşüyorsun. Rüyalarımda sıkça seni kovalıyorum, evinde, o hüzünlü evinde dolaşıyorum ve gariptir sen hep gerçekliğin kendisinde nasıl var olmuşsan rüyalarımda da öyle varsın. Kardeşimi gördüğümde genelde ölmüş olduğunu bilmiyorum mesela, uyanınca rüyaydı diye üzülüyorum hep ama seni gördüğümde sen hep sensin. Her şey olduğu gibi, üzgünsün gittiğin için çoğu zaman, pişmansın, buruksun, bazen farkında değilsin artık var olmadığının, ben hatırlatıyorum sana olanı biteni… Seninle kaybolup gitmiş olan o kadar çok şey var ki... Dostluğa olan inancımı böylesine kökünden sarsmış olmakla suçluyorum seni belki evet.
Hani biz kopmazdık, parçalanmazdık, aşklar biter dostluklar bitmezdi falan? Bu hikâyelerle senelerce birbirimizi kandırdık demek ki biz. Niye? İhtiyacımız mı vardı buna? Yoo, tek ihtiyaç duyduğumuz şey karşılıklı ama bir yandan da karşılıksız sevgimizdi bence. Tuhaf bir paradoks gibi evet ama tam olarak da böyle. Belki son görüşmemizdeydi tam hatırlayamıyorum, aşkın tanımını yapmamı istemiştin benden, nasıl bir aşkla yaptıysam o tanımı kırgın bakışlarla sorgularcasına bakmıştın yüzüme, hani "neden benim varlığıma bu anlattığın şekilde temas etmedin?" dercesine sanki, yoksa açıkça sormuş muydun, yanımızdakilere sormak lazım belki…
Ah be güzelim, canımın içi özerim, sana hala hiddetle söyleniyorum içten içe hatırladıkça yalan yok bende artık... nefretle, öfkeyle bağırasım geliyor inan. Yalan diyorum, koca bir yalandı hepsi, huzur vermiyorum-veremiyorum anına bir türlü, veresim gelmiyor, içim o kadar buruluyor, o kadar eziliyor ki kimseye anlatamam sanırım. Bazen kendi kendimi suçluyorum durduk yere, bir dostuma sahip çıkamadım diye...
Soruyorum: Bu dostuma sahip çıkamadım mı ben?
İki köylü kalkıp Giresun’dan İstanbul’a geldik biz. Savaşa hazırlandık hem de, neyimize güvendiysek! Gönlümüzde doyurulması güç açlıklar, giderilmesi şart meraklar, dört bir yana saçılmış ilgi başlıkları… daha neler neler? Köylü diyorum çünkü şöyle bir dönüp de bu şehre ilk adımlarımızı attığımız ana baktığımda o kadar az şeyin farkında olduğumuzu görüyorum, o kadar içim eziliyor ki biz görüntüsüne anlatamam. Olsan anlar, doğru bulurdun bu dediğimi de derdim o değil, doğrusu derdimin ne olduğunu da tam bilemiyorum şu anda. Sanırım yazmam gerek. Birkaç gündür içimde kımıl kımıl kımıldanan duygudan kurtulmamın başka yolu olmadığına karar verdim. Konuşamıyorum seni, konuşmak da istemiyorum artık. Geride kalanların değerinden kuşku duyduğumdan değil de, her konu başlığını muhatabı ya da en doğrusu hayat yükünü artık adabınca yani bokuyla püsürüyle sırtlanmış, acısıyla tatlısıyla kabul ettiği yaşam kavgasını hakkıyla veren, asılsız yalanlara kanmayan kişilerle konuşmak daha anlamlı olduğundan sanırım. Daha da doğrusu benim ağzım senelerdir benzer lafları çiğnemiş olmaktan bıkkın belki. Kelimeler gelmiyor dudaklarıma, gelesi geleni de ben itiyorum geri yutuyorum, içimde kalıp ekşiyor onlar da işte… niye, çünkü hiçbir söz yeni değil artık. Hiçbir düşünce hiçbir duygu yeni değil, olmayacak. Biz neleri yaşadık yıllarca, birbirimizin ne hallerine tanıklık ettik... yan yana, omuz omuza nelere göğüs gerdik düşündükçe aklım duracak gibi oluyor. Sırf sıkıldık diye bir belediye otobüsüne atlayıp adını bile duymadığımız yerlere gidip sonra da ıpıssız ormanlarda bulunca kendimizi korkuya kapılıp birbirimize sığınıp dönmedik mi gerisin geri? Neler saçmaladık, neler yumurtladık, güldük ağladık… Her gittiğimiz yerde kendimizi bulmadık mı? Her kaçtığımızda gene kendimize dönmedik mi? Depresyon dedik mutluluk dedik sarhoşluk dedik yenilmişlik dedik ölüm dedik acı dedik aşk dedik mutluluk dedik korku dedik yalnızlık dedik uzaklık dedik adına yaşadıklarımızın ama özünde hepsini aslında kendi içimizde yaşamadık mı? Güç dedik özerim, güç nedir dedik tanımladık karşılıklı birbirimizi anlamadık mı? Şimdi geçmişime kazınmış olan şu gerçeklere bakıyorum da çok yanlış anlamışız birbirimizi gerçekten de... Ben sana sahip çıkamadım dostum doğru ama asıl gerçek de şu ki ben sana zaten sahip çıkamazdım... kimse kimseye sahip çıkamaz aslında. Kendimi aklamak için böyle söylemiyorum. Ben sana sahip çıkamadım doğru ama ömrünün son birkaç yılına bakınca görüyorum ki sen kimsenin sana sahip çıkmasını istemediğin gibi kendi hayatına sahip çıkmak niyetinde de değildin aslında. Ortada olan apaçık gerçek bu işte. Kimse kızmasın içerlemesin sözlerime, herkes seni istediği şekilde yaşatıyor anılarında zaten. Benim anılarım da kendime...
Ben artık öncelikle her gün aynaya baktığımda kendi suretimde görüyorum insan denen şeyin nasıl bir şey olduğunu: Bir yandan kusurlu, eksik, yanlış, yamuk yumuk, pis, iğrenç, bombok, zayıf bir yaratıkken karşımdaki öte yandan güçlü, öyle tatlı, öyle güzel, öyle şefkatli, öyle canlı ve neşeli ki... Yanlış olmasın kendimden herkes kadar nefret de ediyorum, taparcasına sevdiğim de oluyor... Kendi suretimi kaldır yerine herhangi birini koy fark etmez, malzememiz aynı bizim. İnsan denen şeyin ana malzemesi duygu ve düşünce bence. Et değil kemik değil… hücre değil, kimya değil, öyle olsaydı biz de doğadaki çeşitli türler gibi, ya da ancak onlar kadar yaşıyor olurduk ama değil, nedir bizi farklı kılan? Duygu ve düşüncelerimiz, sosyal hayvanlar oluşumuz en başta, değil mi? İnsan yüzünde kaç yüz tane kas var biliyordun, insan mimiklerinin kendini ve karşısındakini nice farklılaştırdığını biliyor olmalıydın, doktordun sen. Alanının en iyilerinden belki de bir numaralı doktoru olarak sen yapılması gereken ya da yapılmaması gereken o kadar çok şeyi biliyordun ki… Ama ne yaptın, ikimiz de biliyoruz olanı biteni… Yani dostum diyeceğim o ki yok ben sana sahip çıkmadım, çünkü çıkamazdım. Ben ancak kendime sahip çıkabilirim, herkes de bunu yapmakla yükümlüdür şu hayatta bana kalırsa… Karşımızdakine bundan gayrisini vaat etmek de büyük yalan konuşmak olur. Al bak bunlar senin sözlerin;
“Kül-çay'ım,
Herşey öyle zordu ki.. Birileri sürekli gidiyordu ve hayatımız giden insanlarla dolup taşıyordu. Oysa biz sevmiştik o gidenleri, biz sevdik ya, gitmez sanmıştık. Oysa yaşam temel olarak gidişlerden ibaret değil miydi. Kimi göremeyeceğimiz uzaklara, kimi bizi görmek istemeyecekleri uzaklara gittiler. Biz her gidene ağladık, hiç alışmadık gitmelere. Hep sandık ki hata bizde, bu kez aynı olmayacak, bu kez gitmeyecek, gittiler, bunu dediklerimiz de gitti. Gördük ki ne kalmış elimizde bir tek kendimiz... Ah Gülcay'ım, bilmez miyim gidişlerin acısını zannedersin. Sen değil ben değil kim daha iyi bilecek ki gidişlerin verdiği o sıkıntıyı. Biliyorum, canın acıyor, biliyorum, "Kahretsin", diyorsun, biliyorum, "Ben bir yerlerde hata yapmasam gitmezdi" diyorsun. Giderdi, Gülcay'ım, gidecek olana engel olmak ne mümkün. Yüreğinden bir parçayı da beraber götürse de o gidişler, ah be dostum, kökü bizde o yüreğin,
yine yetiştiririz yeni fidanlar el emeği göz nuru... Bilirim demesi kolay, geri kalan herşeyiyse çok zor, napalım ki, geri mi adım atalım, bir daha dokumayalım mı yüreğimizin yünlerine, öylece kalsın mı herşey bir mukavemet içinde, mutlu olur muyuz bu şekilde? Olabilecek olsak gidenlere üzülmezdik be Kül-çay'ım. Bırak tökezle, bırak içinde bir ateş canını yaksın, yaksın ki, külleri kalsın bir tek geriye, yaksın ki bizi doğru denileni değil doğru olanı yapmaktan vazgeçmeyelim. Kimin umrunda, senin doğruların diğer herkesten farklıysa, senin doğruların birilerine kovanına çomak sokuyorsa, sen biliyorsun ya, sen doğru olanı yaptın, bırak kendine öğretilen doğrulardan 1 mm sapamayan, konformizmi kendine gizli bir silah olarak kuşanmış, o uğruna ağladıklarımız düşünsün, derdim, ama onlar düşünemiyorlar merak etme....Motto'yu hatırlarsın.."My make-up may be fading, show must go on"... ve de edecek, merak etme, gitmeyeceği garantili yeterince kişi var çevrende, her ayağın tökezlediğinde senin için hazır bekliyor olacak, en az senin de hazır beklediğin gibi
Özer'in, bazen sabır küpün, bazen dert küpün...”
(17 haziran 2007)
Bunu aldığımda nilaylardaydım, hüngür hüngür ağlamıştım hatırlıyorum. Sonra neler oldu neler... Bir kere sen, o dediğin gidenlerden oldun...
Kendimizi, ait olduğumuz güruhu, olduğu gibi eksiğiyle fazlasıyla, doğrusuyla yanlışıyla kabul etmezsek edemezsek nice olur yaşamak. Nasıl bir işkence olur yaşamak? Olmadı işte değil mi?
Biliyorum zehir zemberek kelimeler akıyor parmak uçlarımdan şu ekrana, görüyorum, okuyorum bir yandan da… ama yapamam artık, üzgünüm kimseye hiçbir konuda yalan söyleyemem, kimse de kimseye yalan söylemesin, yeter... Hep bildiğim gibi yapıyorum, benim doğrularım diğer herkesten farklı gene, senin gidişin konusunda herkesin kovanına çomak soktum: kızıp bağırmakla, bir ağlayıp bir gülmekle, alkış tutmakla gidişine, hatta senin senelerdir yapmaya uğraştığın bir şeyi nihayet başardığını söyleyerek diğerlerini de alkış tutmaya davet etmekle tüm dostları en yumuşak karınlarından acımadan bıçakladım… dostluğa güvendim gene o karmaşada galiba, ama insanın kendinden başka güvenle tutunacak tek bir dalının dahi olmadığını o karmaşa azıcık durulunca gördüm belki de.
bir sene olacak sen gideli… ben evlendim, birkaç yıla kadar kucağımda yepyeni bir canı besleyip büyütmeyi düşünüyorum. Hayat akıyor hala, hepimiz öleceğiz günün birinde dünyanın en kaçınılmaz, en yıpratıcı ama en temel gerçeklerinden biri bu. Ölümü daha önce de yaşadık her birimiz, hepimiz biliyoruz kendimizce neler hissettirdiğini. Ben kendi adıma konuşabiliyorum bir tek. Kardeşimin ölümünde hiçbir suçum olmadığı halde uzunca zaman bir vicdan azabı çektim, benim yüzümden olmuş gibi geldi hep, bazen hala o duyguya kapıldığım oluyor. Sen konusunda vicdanımı dürten bir tek şey var. Bir gün senin evde oturmuş konuşuyorduk, o sıra sen konuşuyordun, konuyu tam olarak hatırlamıyorum ama hem sözlerinden hem de mimiklerinden genel olarak kuşkucu bir edayla, insanlara dünyaya aslında her şeye olan inançsızlığının oluk oluk aktığını hatırlıyorum. Artık o anda beni rahatsız eden tam neydi, hangi sözlerindi hatırlamıyorum ama ben de bezginlikle aşağı yukarı “Yeter artık ya!” deyip hayatın kimseye kıyak geçmediğini, herkesin payına düşeni yaşadığını, mutlu olanların mutlu olmak için çaba sarf ettiklerini söylemiştim sanırım. “Kimse kimseye yük olmasın,” demiştim bir de. O gün orada bakışlarında gördüğüm kızgınlığı hiçbir zaman dile getirmedin ama ikimizin kopuş anı belki de oydu diye düşünüyorum şimdi. İçim buruluyor düşündükçe, gene doğruydu söylediklerim ama bu kez de candan bir dostun kovanına çomak sokmuştum sanırım. Gene olsan gene aynı şeyi söylerdim doğrusu ama belki bu kez bir de o bakışlarında gördüğüm öfkeyi kusturana kadar seni rahat bırakmaz, kışkırtırdım. Keşke, bir tek bunu, keşke yapsaymışım…
Subscribe to:
Post Comments (Atom)
No comments:
Post a Comment