Friday, March 2, 2007

Aşka dair mantıklı saptamalar…

Herkes aşık olabiliyor, doğru mu?
Yani Shakespeare de aşık olabiliyor Tolstoy da Nazım da Aristo da Baudelaire de Sokrates de Nietsche de Sartre da sokakta simit satan da dağda inek güden de adı sanı kimliği milliyeti cinsiyeti ne olursa olsun John da Jane de Ayşe de Ali de Veli de deli de… hepsi. Herkes aşık olabiliyor. Herkes aşık olabilme potansiyelini kendi içinde taşıyor. Bu içi özel bir kelime buna bilahare döneceğim.
Aşkın niteliğini nedenini nasılını niçinini sorgulayıp duruyoruz varoluşumuzun aşkı tattığı günden beri belki de. Neden yahu? Nasıl oluyor da Aşk oluyor adı? Yani yukarıda adı geçen adamlar aşkı öyle bir anlatıyor ki mesela, vay diyorsun gizemli bir şey var ve o adam bunu biliyor, ki yazmış. O duyguyu bende yaratabiliyor yazdığı cümlelerle. Şimdi bendenizin öyle kallavi cümleler kurup “aha da aşk dedikleri budur, buyruuun!” demek gibi bir kaygısı yok tabii ki, o kadar uzun boylu değil ama gördüğüm duyduğum anladığım algıladığımca aşka dair, mantıklı bulduğum bir iki şey söyleyeceğim, şimdi diyeceksiniz ki “aşk gelirse mantık gider ne diyorsun sen” ama ben gene de düşündüğümü söylemek istiyorum:
Herkes aşık olabildiğine göre herkes herkese aşık olabilir kanımca. Hani zaten gerçek de bunu gösteriyor. Zira örnekler üzerinden gidecek olursak çoban, köyün ağasının kızının gönlünü de, en güzel kızının gönlünü de, hiçbir şeye benzemeyen komşu kızınınkini de çalabilir pekala. Ne sosyal statü ne fiziksel görünüş ne ekonomik durum ne ana ne baba hiçbir şey hiçbir kural tanımaz çünkü aşk içerideki kuytusundan dışarıya doğru sızıp çıkıverince.

Baudelaire’in en derinlikli aşk şiirlerini döşediği kadın bir fahişe, gerçi Baudelaire de serseri sanatçının teki, kötülükle lanetliyor kendini ayrı konu. Diyor ki mesela;
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece
Seçerdim o karanlıkta gözbebeklerini
Mest olur mahvolurdum nefesini içtikçe
Bulmuştu ayakların ellerimde yerini
Kalınlaşan bir duvardı aramızda gece…

ne diyor şair? o ayaklar o ellere göre, yerlerini bulmuş işte... o dudaklar o gözler o bakışlar o sözler, ondaki her şey sanki sizin için, değil mi? ömrüm şu ana gelmek, şu anı yaşamak için varolmuş meğer... yani varoluş amacım sensin?

Nazım’ın “Gözlerine Bakarken” diye bir şiiri var mesela, şöyle ki:

Gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde
kayboluyorum...
Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedi madde gibi gözlerin:

sırrını her gün bir parça veren
fakat hiç bir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan...

(…göz. “ع” (ayn) göz, göze, pınar, çeşm, çeşme, aynı, ayna… hepsi aynı gerçeği anlatmıyor mu? Her aşkta göz var da görmeyenler aşık olmuyorlar mı? Körlerde aşk? nasıl görüyorlar karşıdakini, nasıl dokunarak görüyorlar hiç tanık oldunuz mu? Küçükken görmüştüm, hayal meyal hatırlarım ama bir arkadaşım etraflıca tasvir etti körler nasıl dokunur sever diye, sonra gösterdi... öyle güzel oluyor ki...

şimdi bu araya giriyorum, çünkü aklıma başka bir kaç şey daha geldi unutmadan yazıvereyim şuraya, aşka geldim aha.. :) göz neden bu kadar değerli diye düşünüp duruyorum da, ona işaret eden ve onun işaret ettiği kavramlarla birlikte kafamda canlandırmaya çalışıyorum sadece. işte sonuçları: bana öyle geliyor ki insan duygularını en fazla ele veren organ göz, hani duyu organı olarak vazgeçilmez olması bir yana, yüzünle elinle kolunla yalan yanlış şeyler yansıtabiliyorsan da göz içeriye açılan bir pencere, orada gerçekten bir delik var yani... dolayısıyla renk veriyor, tek yönlü bir delik değil orası, gidiş geliş sürekli... beyne, bilince, öze, kişiliğe, varlığa doğru uzanan bir yol var orada, yani o özel insanın, o özel anda, ya da herhangi bir anda karşımızda duran insanın varlığından bir şeyler yakalamak mümkün orada, işte burada şu "ayn, göz, çeşm, eye" harfine, kelimesine ve kavramına da değinmeden edemeyeceğim, çünkü bunlar hep birbiriyle ilintili şeylermiş gibi geliyor bana. ayn "ع" göz demek, şimdi nasıl bir gözden karşıdakinin bilincine, içine, özüne doğru uzanan bir yol varsa o yol aslında -biraz da tasavvuftan hareketle- bizden geçiyor gibi, çünkü ayn-a karşımıza bir başkasını değil kendimizi koyduğumuz bir şey. yani baktığımızın gözünde kendimizden başkasını görmüyoruz aslında, hop hızlı geldik... geri vitese alalım biraz.

ayn, arapçanın özel harflerinden biri, dille bunca uğraşınca aslında tüm harflere birer birey gibi yaklaşmaya başlıyor insan ama işte bu harf özel olarak bana daha bir anlamlı geliyor, zira harfler başka bir alemde varlarmış gibi algılanıyor ibn-i arabi'ye göre mesela, dine dokundurmadan ucunu bunu doğru bulduğumu söyleyeyim hemen çünkü dili bir araç olarak kullanıyoruz, ondan bir canlıymış gibi bahsediyoruz, onun uzuvları da görsel olarak kullandığımız simgeler, göstergeler ve sesler en basit haliyle... yürü be, daha da dağıt sen bu konuyu bakalım nasıl toparlayacaksın. ama şu blog ilk kez işe yarar bir hal aldı kendinde. iyi bu. kaçıncı vitesteyiz ateşbaz hanım? ohooo kaza yaptık bak ambulans geliyor...uyu sen gayri, sütünü iç yürü.)

Şimdi çok uzatmadan yazacağım sonradan oturup etraflıca tartışacağım konulardan biri olsun bu da ama içerideki aşk (yani kavram olarak soyut, henüz bir insan suretinde cisimleşmemiş olan aşk duygusu) karşı karşıya duran iki farklı insanın niyetleriyle belirleniyor. Yani iki farklı insan karşı karşıya geldiklerinde birbirlerine hangi paylaşımları vaat ediyorlarsa, hangi niyetlerle yaklaşıyorlarsa ona göre bazı perdeleri kaldırıyor, bazı pencereleri, kapıları açıyorlar ya da kapatıyorlar… bu açılan gediklerden de aşk sızmaya ve karşılıklı bulaşmaya başlıyor, genelde ilk sızıntı gözde görülüyor... bu süreç kendiliğinden başlıyorsa sorun yok... aslında aşkı, yani şu son cümleyle tanımladığım aşkı kusursuz ya da saf görmek niyetimin olmadığını baştan belli etmiş oluyorum sanırım. Aşkın birkaç hali var zira. En azından üç türü, biri cisimsiz, nesnesiz, yönelimsiz ya da her şeye yönelimli… onun için ilahi aşk da diyorlar, hepimizi aşıyor ama hepimizde yaşıyor. aşk tek kişiye yöneldiğinde, cisme değdiğinde saflığını yitirmiş oluyor aslında. Oysa herkeste olan, herkesin özünde taşıdığı o en saf hali aşkın. Aslında o birbirinden belki son derece farklı iki insan karşılaştığında birinden birinin gözünde (duruşunda, havasında) katışıksız aşk duygusuna dair bir bakış varsa diğerinin dikkatini de ancak o zaman çekiyor zaten… işte kıvılcım dedikleri, aşkı ateşleyen şey (bence) bu. Yani doğada olan doğaya olan aslolana olan aşk cismani olanı başlatıyor. dışarıdaki gözlemci durumu gene de daha derinlikli görebiliyor.
…aşkta kasıtlı bir güdüleme, bir de karşılıklı olarak “o”ndan gayrı geçmişteki her şeyi düşüncesizce bir yok sayış olduğunu gördüğümde sevemiyorum ben o aşkı... Yalan geliyor…
ne dediğimi biliyorum, şimdilik bu kadar olsun sözüm.
Bunu saymam gene gelir sonra gene derim.

No comments: